Lülüfer Körükmez
Türkiye, 1980’lerden bu yana küresel güney ile küresel kuzey arasındaki göç rotalarının merkezinde yer alan, son derece devingen ve karmaşık bir göç coğrafyası. Bu coğrafyanın batı ucunda konumlanan İzmir, hem Avrupa’ya geçiş yolları üzerinde bir “çıkış noktası” hem de geçici veya kalıcı bir “yerleşim alanı” olarak mekânsal ve zamansal bir limbo (araf) niteliğinde. Bu çok boyutlu hareketlilik içinde, sivil toplum ve yerel aktörler tarafından geliştirilen dayanışma pratikleri, sınırların aşılması (de-bordering) ve sınırların yeniden üretilmesi (re-bordering) süreçleriyle kesişiyor. SOLROUTES projesi kapsamında İzmir’deki mülteci dayanışma aktörlerine odaklanan etnografik araştırmam, Türkiye sivil toplumunun dayanışma tahayyüllerini, kentsel alandaki pratik uygulamalarını ve bu pratiklerin karşılaştığı yapısal ve siyasal engelleri akademik bir perspektifle tartışmayı amaçlıyor.
Mekânın Siyaseti ve Göç Altyapısı: Basmane Bölgesi
İzmir’de mülteci hareketliliğini ve dayanışmasını anlamak, kentin tarihsel göç merkezi olan Basmane bölgesini analiz etmeyi zorunlu kılar. Xiang ve Lindquist tarafından kavramsallaştırılan “göç altyapısı” (migration infrastructure), göçü mümkün kılan ve şekillendiren ticari (aracılar), düzenleyici (devlet aygıtı ve belgeler), teknolojik (ulaşım ve iletişim), insani (STK’lar) ve toplumsal (göçmen ağları) boyutların karşılıklı ilişkisini ifade eder. Basmane, tam olarak bu altyapının mekân bulduğu; ucuz otelleri, can yeleği satan dükkanları, telefoncuları, çamaşırhaneleri ve kayıt dışı iş gücü imkanlarıyla çok boyutlu bir göç merkezi işlevi görmektedir.
Basmane, 19. yüzyıldaki kozmopolit yapısından 1923 nüfus mübadelesine, 1950’lerdeki iç göç dalgalarından 1990’larda zorunlu göçe maruz kalan Kürt nüfusun yerleşimine kadar her dönemde toplumsal ve siyasal olarak dışlanmış ve yoksullaştırılmış grupların sığındığı bir mekân oldu. Günümüzde ise bu mekân, “hareket halindeki insanlar” (People on the Move – PoM) ve kentte kalıcılaşan mülteciler için hayati kaynaklar sunuyor. Ancak bu göç altyapısı yalnızca geçişi kolaylaştırmaz; aynı zamanda mültecilerin burada kalış süreleri uzadıkça bir “mülteci tortulaşmasına” (migrant sedimentation) ve kentsel ayrışmaya da yol açar. Yapılan saha araştırmasında görüşülen otel sahibi Ahmet’in de belirttiği üzere, Basmane’nin fiziksel çehresi son yirmi yılda pek değişmemiş, ancak sakinleri sürekli bir dışlanma ve mekânsal yalıtılmışlık sarmalı içinde yer değiştirmiştir. Bölgedeki ucuz oteller mültecilere barınma, sıcak su ve bilgi paylaşım imkanı sunsa da bu mekânlar aynı zamanda polisin arama izni olmaksızın gerçekleştirdiği baskınlar ve gözaltılarla sürekli kriminalize edilen güvencesiz alanlardır.
STK’laşma Kıskacı: İnsani Yardım ile Siyasi Dayanışma Arasındaki Gerilim
Türkiye’de mülteci alanında çalışan sivil toplumun gelişimi oldukça yenidir ve asıl ivmesini 2011 Suriye krizi sonrasında kazanmıştır. Sivil toplum kuruluşları (STK) genel olarak insani yardım odaklı (humanitarian) ve hak temelli (rights-based) olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Ancak göç yönetimi politikalarının getirdiği baskılar, gözetim mekanizmaları ve fon bağımlılığı sivil toplum üzerinde ciddi bir “STK’laşma” (NGOization) etkisi yaratmaktadır.
Della Porta ve Steinhilper’e göre STK’laşma; sosyal hareketlerin eylem repertuvarlarının yumuşaması, kurumsal yapılara dönüşmesi ve kaynak arayışında pragmatik yollara sapılmasıyla karakterize edilir. İzmir’deki sivil toplumda da mülteci desteği büyük oranda bu kurumsal yapılar üzerinden yürütülmektedir. Ancak fon sağlayıcıların çerçeveleri ile mültecilerin günlük acil ihtiyaçları çoğu zaman örtüşmemektedir. Özellikle düzensiz veya kayıtsız mültecilere yönelik fon desteğinin son derece sınırlı olması, sivil toplumun kendi içinde de bir “sınır çizme” (bordering) pratiği üretmesine neden olmaktadır.
Bu kurumsal kıskaç karşısında farklı sivil aktörler farklı stratejiler geliştirmektedir. Örneğin İzmir merkezli Mülteci-Der, tamamen fonlara bağımlı olmasına rağmen hak temelli yasal savunuculuk yürütmekte ve Türkiye ile AB’nin göç politikalarını açıkça eleştirmekten çekinmemektedir. Buna karşılık, hükümetle ilişkili ya da büyük ölçekli uluslararası STK’lar mültecilere dair hak ihlallerinde kamusal alanda sessiz kalmayı tercih ederek yalnızca acil ihtiyaçların karşılanmasına (insani yardıma) odaklanmaktadır. Halkların Köprüsü Derneği gibi bazı yapılar ise kurumsal fonları tamamen reddederek yalnızca bireysel bağışlarla çalışmakta ve bu sayede STK’laşmanın getirdiği depolitizasyon sürecine direnmeye çalışmaktadır.
Bu yapısal bölünme, aktörlerin zihninde “yardım” (aid) ile “dayanışma” (solidarity) arasında ontolojik ve politik bir sınır çizmektedir. Türkçe kökeni itibarıyla “dayanışma” kelimesi, karşılıklı bir eyleme (“birbirine dayanma”) atıfta bulunur ve sol-politik kanona ait bir arka plana sahiptir. Aktivistlerin “dayanışma, ezilenlerin inceliğidir” ifadesine atıf yapması, bu eylemi tek yönlü, dikey bir hayırseverlik ilişkisi olan “yardım etme” eyleminden ayırma çabasını gösterir. Ancak pratikte acil fiziksel ihtiyaçların (barınma, gıda, sağlık) büyüklüğü, sivil aktörleri sürekli bir yardım döngüsünün içine çekmekte ve onları yapısal sorunlara yönelik siyasi savunuculuk yapmaktan alıkoymaktadır. Bir aktivistin, dil engeli nedeniyle mültecilerle iletişim kuramadıklarında “onlara nasılsın diye sorsak bize bir sürü sorun anlatacaklar, sorunları çözemeyiz, en iyisi iletişim kurmamak” şeklindeki ironik ifadesi, bitmek bilmeyen insani ihtiyaçlar karşısında sivil aktörlerin yaşadığı çaresizliği ve eylemsellik sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır.
Kentsel Vatandaşlık ve Mevcudiyet Siyaseti: Hemşehrilik Söylemi
Ulus-devlet sınırlarının aşılması ve mültecilerin kentsel düzeyde kabul görmesi amacıyla, İzmir’deki sivil aktörler yerel düzeyde alternatif vatandaşlık tahayyülleri geliştirmektedir. Bu doğrultuda sıklıkla başvurulan söylem, yasal ve ahlaki bir zemin olarak “hemşehrilik” kavramıdır. 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 13. maddesi, beldede ikamet eden herkesi belediyenin hemşehrisi olarak tanımlamakta; onlara karar alma süreçlerine katılım ve belediye hizmetlerinden yararlanma hakkı tanımaktadır.
Etnografik bulgular, hemşehrilik söyleminin sivil aktörler tarafından iki farklı şekilde araçsallaştırıldığını göstermektedir:
- Yasal bir strateji olarak: Belediyeleri, bütçelerinden kayıt dışı mültecilere de pay ayırmaya ikna etmek ve yasal yükümlülüklerini hatırlatmak için.
- Ahlaki ve siyasi bir sorumluluk olarak: Kent sakinlerinin ve yerel yönetimlerin, kaynakları mültecilerle paylaşması yönünde etik bir çağrı yapmak için.
Ancak Fleischmann tarafından kavramsallaştırılan ve göç toplumlarında alternatif aidiyet vizyonlarının kamusal alanda hayata geçirilmesini ifade eden “mevcudiyet siyaseti” (politics of presence), İzmir’de ciddi yapısal engellerle karşılaşmaktadır. Türkiye’de yerel yönetimlerin merkezi hükümet karşısındaki mali ve idari özerklik eksikliği, belediyelerin mülteci politikalarında çekingen davranmasına yol açmaktadır. Kent konseyleri ve bunların altındaki mülteci meclisleri (örneğin Konak Mülteci Meclisi) önemli sivil alanlar olsa da, çalışmaları büyük ölçüde belediye başkanlarının inisiyatifine ve bireysel aktivistlerin çabalarına bağımlıdır. Sonuç olarak hemşehrilik hukuku üzerinden geliştirilen eşitlik talepleri, pratikte mültecilerin asgari yaşam koşullarının sağlanması sınırının ötesine geçememektedir.
Dayanışmanın Sınırları: Zenofobik Irkçılık, Kriminalizasyon ve “Tüketme Siyaseti”
İzmir’de mülteci dayanışmasını hayata geçirmenin önündeki en büyük engellerden biri, toplumsal alanda yükselen zenofobik ırkçılık (yabancı ırkçılığı- xeno-racism) ve devletin uyguladığı dolaylı/dolaysız baskı ve denetim mekanizmalarıdır. Fekete tarafından tanımlanan zenofobik ırkçılık, mültecileri yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak kodlamakla kalmaz, onlarla dayanışma gösteren yerel aktörleri de hedef alır. Dayanışma aktörlerinin kamuoyunda “naif solculuk” ya da daha sert bir biçimde “ajanlık” ve “vatana ihanet” ile suçlanması bu durumun en net göstergesidir.
Bu toplumsal ve siyasal baskının somut bir örneği, Aralık 2023’te İzmir’de ortaklaşa planlanan bir müzik ve yemek festivali sürecinde yaşanmıştır. Kent Konseyi’nin sahne desteği sunduğu, mülteci kadınların yemek pişireceği ve koroların sahne alacağı bu etkinlik, sosyal medyada paylaşıldıktan hemen sonra bombalama tehditleri de dahil olmak üzere yoğun ırkçı saldırıların hedefi olmuştur. Bu baskılar karşısında Kent Konseyi “yağmur beklentisi” gibi teknik bahanelerle desteğini hızla geri çekmiş; ırkçı saldırı ve polis gözaltısı riskleri nedeniyle festival müziksiz, kültürel karşılaşmalardan uzak, yalnızca 45 dakikalık hızlı bir ücretsiz yemek dağıtımına indirgenmiştir. Benzer şekilde, sokakta mültecilerle ilgili doğru bilinen yanlışları düzelten broşürlerin dağıtılması dahi sokaktaki vatandaşların sert ve fiziksel şiddete varabilecek tepkileriyle karşılaşmaktadır. Yasal düzeyde ise, 2018’te yapılan yasal düzenlemelerle düzensiz göçmenlere ev kiralayan emlakçıların “göçmen kaçakçılığı” suçlamasıyla ev hapsine alınması gibi uygulamalar, dayanışmanın dolaylı yollarla cezalandırılmasına ve sivil alanın tamamen felç edilmesine yol açmaktadır.
Bu sürekli baskı, tehdit, yasal belirsizlik ve kaynak yetersizliği ortamı, dayanışma aktörleri üzerinde “tüketme siyaseti” (politics of exhaustion) olarak adlandırılan zihinsel ve duygusal bir tükenmişlik üretmektedir. Welander’in sınır rejimleri bağlamında tartıştığı bu kavram, aktivistlerin enerjisini, zamanını ve umudunu sistematik olarak tüketerek onları sivil alandan geri çekilmeye zorlayan bir tekniktir. İzmir’deki göç alanında gençlik katılımının yok denecek kadar az olması, çoğunluğu 35 yaş üstü olan kısıtlı bir aktivist grubunun hem mülteci hakları hem de kadın hakları, sendikal mücadeleler ve diğer toplumsal hareketler arasında sürekli koşturmak zorunda kalması bu yorgunluğu kronikleştirmektedir. Aktörlerin bu tükenmişliğe rağmen direnme çabası, bir aktivistin şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: “Bazen ayaklarımızı sürüyerek de olsa devam etmemiz gereken bir mücadele… Bu tamamen bilinçli bir siyasi duruşla ilgilidir”.
Sonuç
İzmir’de mültecilerle dayanışma pratikleri; ulusal göç yönetimi politikalarının belirsizliği, kentsel ayrışma ve kurumsallaşmış yabancı düşmanlığı kıskacında oldukça dar bir alana sıkışmış durumda. Sivil toplumun büyük oranda profesyonel STK’lar üzerinden örgütlenmesi, mültecilerin acil fiziksel ihtiyaçları ile aktivistlerin siyasi/hak temelli dayanışma tahayyülleri arasındaki makası açmakta.
Buna rağmen, sivil aktörlerin hemşehrilik hukuku üzerinden yerel yönetimleri zorlama çabaları ve otoriter sınır rejimlerinin yarattığı “tüketme siyasetine” karşı geliştirdikleri direnç mekanizmaları, kentsel alanda alternatif bir arada yaşam vizyonlarının hala canlı olduğunu gösteriyor. İzmir’deki mülteci dayanışması, verili yasal sınırları ve toplumsal önyargıları sürekli olarak müzakereye açan, son derece zorlu ancak geleceğin eşitlikçi toplumunu kentsel düzeyde şimdiden kurmaya çalışan kurucu bir siyasi eylem olarak, kent hakkının yurttaşlık statüsünü aşan daha kapsayıcı bir aidiyet ve ortak yaşam anlayışı temelinde yeniden düşünülmesinin imkânlarını ortaya koyuyor.
Kaynakça
- Baubock, R. (2003). Reinventing Urban Citizenship. Citizenship Studies, 7(2), 139–160.
- Baubock, R., & Orgad, L. (2020). Cities vs states: Should urban citizenship be emancipated from nationality?. RSCAS.
- Bee, C. (2019). The civic and political participation of young people in a context of heightened authoritarianism. The case of Turkey. Journal of Youth Studies, 24(1), 40–61.
- Della Porta, D., & Steinhilper, E. (2022). NGOization in social movement groups.
- Düvell, F., & Preiss, C. (2022). Migration infrastructures: How do people migrate. Introduction to migration studies: An interactive guide to the literature on migration and diversity, 83-98.
- Fekete, L. (2001). The emergence of xeno-racism. Race & Class, 43(2), 23-40.
- Fekete, L. (2018). Europe’s fault lines: Racism and the rise of the right. Verso Books.
- Felder, M., Stavo-Debauge, J., Pattaroni, L., Trossat, M., & Drevon, G. (2020). Between hospitality and inhospitality: the ‘Janus-faced’ arrival infrastructure. Urban Planning, 5(3), 55-66.
- Fleischmann, L. (2020). Contested solidarity: Practices of refugee support between humanitarian help and political activism. transcript Verlag.
- Forst, R. (2021). Solidarity: concept, conceptions, and contexts. In Sangiovanni, A. & Viehoff, J. (Eds.), The Virtue of Solidarity, Oxford University Press, 35-55.
- GAR. (2022). Civil Society in the 10th Year of Syrian Migration: Actors, Processes, and Insights.
- Körükmez, L. (2024). Solidarities in Izmir Imagined and in Practice (NODE 07 Report Turkey). SOLROUTES.
- Oner, A. C., Durmaz-Drinkwater, B., & Grant, R. J. (2021). Precarity of refugees: the case of Basmane-İzmir, Turkey. Journal of Ethnic and Migration Studies, 47(20), 4651-4670.
- Welander, M. (2021). The politics of exhaustion and the externalization of British border control. International Migration, 59(3), 29-46.
- Xiang, B., & Lindquist, J. (2014). Migration infrastructure. International Migration Review, 48, S122-S148.
- Yabanci, B. (2019). Turkey’s tamed civil society: Containment and appropriation under a competitive authoritarian regime. Journal of Civil Society, 15(4), 285–306.
Bu yazı, SOLROUTES projesi (ERC, 101053836) kapsamında yürütülen bir saha araştırmasına dayanmaktadır. Raporun tamamı için https://wp.solroutes.eu/wp-content/uploads/1_Node07_Turkey_NODE_REPORT.pdf
*GAR üyesi olan Lülüfer Körükmez Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. 2012 yılında Ermenistan’dan Türkiye’ye işgücü göçü üzerine yazdığı tezle doktora derecesini almıştır. O tarihten bu yana araştırmalarını göç, toplumsal cinsiyet, emek ve dayanışma temaları etrafında sürdürmekte. Akademik araştırma ve yayınlarının yanı sıra, çok sayıda sivil toplum kuruluşu ile araştırma, eğitim ve raporlama çalışmalarına katılmıştır.
**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.





