Lülüfer Körükmez*
30 Eylül 2026
Modernite ve sekülerleşme teorilerinin uzun süredir iddia ettiğinin aksine, dinî dinamikler modern dünyada kamusal tartışmaları, siyasi yapıları ve göç süreçlerini şekillendirmeye devam etmektedir (Saunders vd., 2016; Ivanescu, 2016). Göç çağında din, göçmenlerin sadece kişisel inanç dünyalarını değil, aynı zamanda sığındıkları ülkelerdeki mekânsal örgütlenmeyi, sosyal ilişkileri ve dışlama ya da kabul mekanizmalarını da derinden etkilemektedir (de Haas vd., 2019). Türkiye’deki göç yazını, nicel ve nitel bakımdan büyümesine rağmen uzun süre bu kesişimi görmezden gelmiş ve büyük oranda “din-körlüğü”yle malul kalmıştır (Day ve İçduygu, 1998; Akçapınar, 2006). İstanbul’un tarihî ve sosyokültürel açıdan en sembolik merkezlerinden birinde yürütülen saha araştırmasına dayanan bu çalışma, inanç temelli göçmen dayanışmasını mercek altına alarak bu literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Rapor, dinî motivasyonların mültecilerle dayanışmayı kolaylaştırıcı gücünü kabul etmekle birlikte, bu desteğin nasıl hiyerarşik, koşullu ve dışlayıcı sınırları yeniden üreten bir yapıya büründüğünü saha bulguları üzerinden eleştirel bir süzgeçten geçirmektedir.
Sosyo-Mekânsal Dönüşüm ve Göçün Coğrafyası: Sınıfsal ve Dinî Habitusun Değişimi
Fatih, Türkiye’nin modernleşme ve sekülerleşme tarihine karşı geleneksel ahlakın, dindarlığın ve muhafazakârlığın sembolik bir kalesi olarak tahayyül edilmiştir. Erken cumhuriyet döneminin mekânsal ve kültürel kutuplaşmalarını işleyen klasik romanlarda bu semt geleneksel ahlakı temsil ederken, karşıtı olan bölgeler Batılılaşmayı ve seküler mekânları simgelemiştir (Safa, 2002). Ancak Fatih, homojen bir muhafazakâr mekân olmanın ötesinde, tarihsel süreçte derin sosyo-ekonomik ve mekânsal dönüşümler geçirmiş heterojen bir dokuya sahiptir (Şentürk, 2011). 1980’lerden önce sanayileşme iç göçmenleri bölgeye çekmiş ve ilk dönem hemşehrilik ağlarını kurmuştur. 1980’lerdeki neoliberal serbestleşmeyle sol paradigmanın gerilemesi ve hemşehrilik kimliğinin krizi, dinî ağlara işlevsel bir alan açmıştır (Özet, 2019). Dinî kimliğin bir “ağ kaynağı” (network resource) olarak işlev görmesi ve muhafazakâr kesimlerde sermaye birikiminin artışıyla birlikte semt, dini yönelimli sivil toplum kuruluşlarının, tarikatların ve cemaatlerin merkezi hâline gelmiştir (Buğra ve Savaşkan, 2014; Tuğal, 2002).
Ancak Fatih’teki bu muhafazakâr yapı sabit kalmamıştır. 1990’lardan itibaren dindar orta ve üst sınıfların sosyo-ekonomik hareketliliği, onları deprem kaygısı ve modern konfor arayışıyla yeni yapılan güvenlikli İslami sitelere taşımıştır (Çavdar, 2016). Yerleşik dindar nüfusun bu yeni sitelere göçü, geride kalan eski konut stokunun üniversite öğrencileri, yoksullar ve farklı coğrafyalardan gelen mülteciler tarafından ikincil kullanımına zemin hazırlamıştır. Bugün tarihî ilçe, bir yandan Körfez ülkelerinden gelen zengin turistlere ve mültecilere lüks tüketim sunarken, diğer yandan sur diplerinde ucuz kiralarda yaşayan güvencesiz, yoksul ve belgesiz mültecileri barındıran derin bir kentsel ayrışmaya sahne olmaktadır.
Kurumsallaşma ve “Seçici” İnsaniyetçilik: İnanç Temelli Sivil Toplumun Dönüşümü
Sahadaki bulgular, inanç temelli sivil toplum aktörlerinin gelişimini neoliberal devlet-toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırılması bağlamında ele almaktadır (Sevinin, 2022). 1990’larda kök salan inanç temelli sivil toplum, 2000’lerde “sosyal sermaye” üretimine dayalı devlet-sivil toplum ortaklığıyla güçlenmiştir (Göçmen, 2014; Sevinin, 2022). Bu yapının en köklü ve büyük aktörlerinden biri, temellerini 1990’lardaki savaş bölgesine dönük insani yardım motivasyonuyla atmış, zamanla küresel ölçekte insani diplomasi yürüten devasa bir örgüte dönüşmüştür. Ancak sahadaki gözlemler, bu kurumsal büyümenin yerel düzeydeki mülteci dayanışmasında yeni tıkanıklıklar yarattığını göstermektedir. Bu kurumlarda uzun süre gönüllülük yapmış kıdemli bir kadın aktivistin aktardığı üzere, geçmişte dikey ve buyurgan bir görev bilinciyle yürütülen insani faaliyetler, günümüzde kurumsal sınırların ve bağışçı tercihlerinin gölgesinde kalmaktadır.
İnanç temelli hak savunuculuğu iddiasındaki diğer iki önemli sivil toplum kuruluşunun pratikleri ise dayanışmanın sınırlarının nasıl “seçici” çizildiğini kuramsal açıdan ortaya koymaktadır. Türkiye’deki dinî hak mücadeleleri ve başörtüsü yasaklarına karşı direniş sürecinde kurulan sivil toplum kuruluşlarından ilki, evrensel insan hakları normlarından ziyade inanç temelli ve siyasal bir vizyonla hareket etmektedir. Bu vizyon, mültecileri teolojik ve jeopolitik gerekçelerle “hak edenler” ve “hak etmeyenler” olarak hiyerarşik bir ayrıma tabi tutmaktadır. Örneğin dernek yetkilileri, Suriye ve Özbekistan’dan gelenlerin dinî ve siyasi baskılar nedeniyle ülkelerinde yaşayamayacaklarını kabul edip onlara öncelikli destek verirken, Afganistan’dan gelen göçmenleri aynı kategoride görmemekte ve orayı “yaşanmaz bir ülke” olarak nitelendirmemektedir.
Benzer şekilde, 1990’ların başında kurulan ve geçmişte seküler/sol insan hakları örgütleriyle ortak ezilenlik paydasında iş birliği yapan ikinci büyük kuruluş ise 2010’lardan itibaren devlet mekanizmalarıyla eklemlenerek büyük oranda hükümet güdümlü bir sivil toplum kuruluşuna (GONGO) dönüşmüştür. Kuruluş yöneticilerinin, devletin geri gönderme merkezlerindeki ve göç bürokrasisindeki sistematik hak ihlallerini kurumsal bir sorun olarak değil, “bireysel memur hataları” olarak çerçevelemesi bu tezi doğrulamaktadır. Bu durum, inanç temelli dayanışmanın devlet politikalarıyla entegre oldukça eleştirel pozisyonunu ve hak savunuculuğu niteliğini nasıl kaybettiğini açıkça belgelemektedir.
Kardeşlik Söyleminin Aşınması ve Yardımın Ulusötesi Alana Kaydırılması
İslam teolojisinde yer alan göçmen ve ensar arasındaki tarihî kardeşlik anlatısı, ilk yıllarda mültecilerin toplumsal kabulünde önemli bir ahlaki şemsiye sunmuştur (Kaya, 2020; Karakaya Polat, 2018). Ancak artan mülteci karşıtlığı ve ekonomik kriz, bu dinî kardeşlik anlatısının pratik gücünü aşındırmıştır. Dinî yükümlülükler olan zekat ve fitrenin dahi Türkiye’de bulunan mültecileri dışlayacak şekilde seçici dağıtılabilmektedir. Birçok dindar hayırsever ve sivil toplum kuruluşu, yardımlarını Türkiye’de birlikte yaşamak ve mekânı paylaşmak zorunda kaldıkları yerel mültecilere yönlendirmek yerine, mültecilerin köken ülkelerinde (örneğin Afrika’da su kuyusu açmak) ya da sınır ötesindeki kamplarda harcamayı tercih etmektedir.
Bu durum iki boyutlu bir kuramsal siyasallaşmaya işaret etmektedir: İlk olarak, yerel düzeyde mültecilerle bir arada yaşama konusundaki toplumsal direnç ve yükselen yabancı düşmanlığı, muhafazakâr bağışçıları kendi kapı komşuları olan mültecilere yardım etmekten alıkoymaktadır. İkinci olarak ise bu tercih, Türkiye’deki siyasi İslamcı aktörlerin, insani yardımı Müslüman-çoğunluklu coğrafyalarda bir “yumuşak güç” (soft power) projeksiyonu olarak kullanma ve küresel nüfuz alanını genişletme stratejisiyle örtüşmektedir. Sonuç olarak, yerel ve yüz yüze yürütülen mahalle dayanışması yerini, bağış odaklı, mesafeli ve ulusötesi bir insani yardım modeline bırakarak yereldeki toplumsal uyumu ve sürdürülebilir bağları zayıflatmaktadır.
Ortak İbadet Mekânlarındaki Mikro-Dışlama Dinamikleri
İnanç temelli dayanışmanın en dramatik ve kuramsal olarak en çarpıcı sınırları, paradoksal olarak mutlak eşitlik iddiası taşıyan ortak ibadet mekânlarında, yani camilerde çekilmektedir. Saha bulguları, göçmenlerin ortak dinî kimliğe sahip olmalarına rağmen dinsel alanlarda eşit kabul edilmediklerini göstermektedir. Özellikle Afrikalı siyahî Müslümanların camilerde hijyen odaklı önyargılarla karşılaştığı, yanlarında namaz kılmak istemeyen yerel cemaatin seccadelerini kaydırdığı veya çıplak ayakla girmemeleri konusunda uyarıldıkları saha gözlemlerine yansımıştır. Yerel cemaatin göçmenlere karşı takındığı “ağabey” tavrı ve üstten bakış, göçmenlerde derin bir dışlanmışlık hissi yaratmaktadır.
Ayrıca semtteki belirli cemaatlere bağlı büyük camilerde mültecilere yönelik teolojik derslerin ve faaliyetlerin sadece belirli gün ve saatlerle sınırlandırıldığı, onların mekâna tam katılımının engellendiği görülmektedir. Göçmenler buralara kabul edilseler bile, yerel cemaat tarafından eşit birer din kardeşi olarak değil, ancak “lütuf gösterilen ve minnettar olması beklenen misafirler” olarak konumlandırılmaktadır.
Bu dışlayıcı pratiklerin aksine, raporda dikkat çeken bir diğer mekânsal karşılaştırma göçmenlerin inanç ağlarındaki kurumsal farklılıkları ortaya koymaktadır. Örneğin, Doğu Afrika kökenli Hristiyan göçmenler, tarihsel mezhepsel ve tarihsel kardeşlik bağları sayesinde yereldeki tarihî kiliseyi kendi ibadet pratikleri için özgürce kullanabilirken, Müslüman göçmenler camilerde yer bulamadıkları için büyük dinî merasimlerini cami dışı alanlarda, düğün salonu gibi özel kiralanan seküler mekânlarda gerçekleştirmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, ortak dinî kimliğin eşit ve kapsayıcı bir kentsel mekân deneyimi sunmaya yetmediğini, dinî alanların da yerel iktidar ilişkilerinden azade olmadığını kanıtlamaktadır.
Sonuç: Hayırseverlik Vesayetinden Hak Temelli Yurttaşlığa
Saha araştırması, kentsel alandaki dinî dayanışma ağlarının karmaşık, hiyerarşik ve sınır koyucu doğasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Paylaşılan inanç ve “kardeşlik” söylemi, ilk aşamada milyonlarca mültecinin kabulünü kolaylaştıran ahlaki bir şemsiye işlevi görmüş olsa da kurumsallaşma, devletleşme ve toplumsal ırkçılığın yükselişiyle birlikte mültecileri pasifize eden hiyerarşik bir vesayet ilişkisine dönüşmüştür. Yardımın yerelden ulusötesi alana kaydırılması ve ibadet mekânlarındaki gündelik dışlama pratikleri, bu muhafazakâr dayanışmanın sınırlarını çizmektedir. Türkiye’de mülteci uyumu ve birlikteliğinin inşası, inanç temelli dikey hayırseverlik ilişkilerinin ötesine geçerek; her türlü ayrımcılığı dışlayan, hak temelli, eşitlikçi ve kentsel mekânı ortaklaşa sahiplenen eleştirel bir perspektifle mümkündür.
Kaynakça
– Akçapınar, S. K. (2006). Conversion as a migration strategy in a transit country: Iranian Shiites becoming Christians in Turkey. International Migration Review, 40(4), 817-853.
– Arampatzi, A. (2017). The spatiality of counter-austerity politics in Athens, Greece: Emergent ‘urban solidarity spaces’. Urban Studies, 54(9), 2155-2171.
– Buğra, A. ve Savaşkan, O. (2014). New capitalism in Turkey: The relationship between politics, religion and business. Edward Elgar Publishing.
– Çavdar, A. (2016). Building, marketing and living in an Islamic gated community: Novel configurations of class and religion in Istanbul. International Journal of Urban and Regional Research, 40(3), 507-523.
– Day, L. H. ve İçduygu, A. (1998). The effect of international migration on religious observance and attitudes in Turkey. Journal for the Scientific Study of Religion, 596-607.
– de Haas, H., Castles, S. ve Miller, M. J. (2019). The age of migration: International population movements in the modern world. Bloomsbury Publishing.
– García Agustín, Ó. ve Jørgensen, M. B. (2021). On transversal solidarity: An approach to migration and multi-scalar solidarities. Critical Sociology, 47(6), 857-873.
– Göçmen, I. (2014). Religion, politics and social assistance in Turkey: The rise of religiously motivated associations. Journal of European Social Policy, 24(1), 92-103.
– Ivanescu, C. (2016). Islam and Secular Citizenship in the Netherlands, United Kingdom and France. Palgrave Macmillan.
– Karakaya Polat, R. (2018). Religious solidarity, historical mission and moral superiority: construction of external and internal ‘others’ in AKP’s discourses on Syrian refugees in Turkey. Critical Discourse Studies, 15(5).
– Kaya, A. (2020). Reception: Turkey country report. Respond Working Papers.
– Körükmez, L. (2024). Religion and Solidarity: Faith-Based Support for Refugees in Turkey. 2nd NODE Report Antenna Turkey, SolRoutes Project.
– Özet, İ. (2019). Fatih-Başakşehir Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus. İletişim Yayınları.
– Safa, P. (2002). Fatih-Harbiye. Ötüken Yayınları.
– Saunders, J. B., Fiddian-Qasmiyeh, E. ve Snyder, S. (2016). Intersections of religion and migration. Palgrave Macmillan.
– Sevinin, E. (2022). Vicissitudes of Islamic humanitarianism (Doktora tezi, Central European University).
– Şentürk, M. (2011). Yenilenmeye karşı sıhhileştirme: Fener-Balat-Ayvansaray’da kentsel müdahalelere yaklaşımlar. Sosyoloji Dergisi, 3(22), 395-422.
– Tuğal, C. (2002). Islamism in Turkey: beyond instrument and meaning. Economy and Society, 31(1), 85-111.
Bu yazı, SOLROUTES projesi (ERC, 101053836) kapsamında yürütülen bir saha araştırmasına dayanmaktadır. Raporun tamamı için https://wp.solroutes.eu/wp-content/uploads/2n-Node-Istanbul-report_korukmez.pdf
*GAR üyesi olan Lülüfer Körükmez Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. 2012 yılında Ermenistan’dan Türkiye’ye işgücü göçü üzerine yazdığı tezle doktora derecesini almıştır. O tarihten bu yana araştırmalarını göç, toplumsal cinsiyet, emek ve dayanışma temaları etrafında sürdürmekte. Akademik araştırma ve yayınlarının yanı sıra, çok sayıda sivil toplum kuruluşu ile araştırma, eğitim ve raporlama çalışmalarına katılmıştır.
**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.





