Dayanışmayı Yerelleştirmek: Bir Kavramsal Tartışma
Lülüfer Körükmez*
9 Eylül 2026
Bu yazı, mültecilerle dayanışma üzerine sürdürdüğüm araştırma gündeminin teorik ve kavramsal çerçevesini tartışmayı amaçlıyor. Çıkış noktam, dayanışmayı ulusal ölçekte tanımlanan genel bir tutum ya da normatif bir ilke olarak ele almak yerine, gündelik ilişkiler, karşılaşmalar ve yerel bağlamlar içinde şekillenen toplumsal bir pratik olarak düşünmenin analitik imkânları. Temel sorum, mülteci dayanışmasının neden yerel düzeyde incelenmesi gerektiği ve böyle bir ölçek değişikliğinin kavramsal olarak neyi dönüştürdüğü. İlk bakışta yalnızca metodolojik ya da mekânsal bir tercih gibi görünen bu yaklaşım, aslında dayanışmanın aktörlerine, biçimlerine ve sınırlarına ilişkin yerleşik varsayımları yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
“Kriz” Söyleminden Doğan Bir Literatür
2015 yazında Akdeniz’de yaklaşık bir milyon mültecinin Avrupa topraklarına ulaşması ve sayısız insanın hayatını denizi aşmaya çalışırken kaybetmesi, Avrupa kamuoyunda ve siyasetinde “mülteci krizi” olarak adlandırılan bir dönemi başlattı. Bu dönem, aynı zamanda önemli bir paradoksu da beraberinde getirdi: devletler sınırları sıkılaştırırken, sıradan yurttaşlar, gönüllüler ve yerel inisiyatifler mültecilerle dayanışma pratiklerini hızla örgütlediler (Papataxiarchis, 2022). Midilli Adasına ulaşan mültecileri ilk karşılayanlar devlet kurumları değil, adanın sakinleriydi (Fotaki, 2021). Göç araştırmalarının çoğunlukla devlet-merkezli bir bakışla ele aldığı bir alanda, ilk müdahalenin sivil ve yerel aktörlerden gelmesi önemliydi. Bu durum, dayanışmanın devlet politikalarının bir uzantısı ya da tamamlayıcısı değil; ondan bağımsız, hatta zaman zaman ona rağmen ortaya çıkan bir pratik olduğunu gösteriyor.
Avrupa göç araştırmaları literatürü bu dönemi büyük ölçüde “kriz” kavramı üzerinden okudu, ancak De Genova’nın (2016) vurguladığı gibi, krizin kendisi çoğu zaman hükümetlerin sınır denetimini ve göç polisliğini genişletmesini meşrulaştıran bir söylemsel araç işlevi gördü. Rajaram (2015) da benzer biçimde, krizin korku ve kaygı üzerinden inşa edildiğini ve bu durumun da devletlerin istisnai önlemler almasını normalleştirdiğini öne sürüyor. Bu söylem, insan hareketliliğinin siyaset dışına atılmasına ve tarihsel bağlamından koparılmasına da hizmet etti (Birey vd., 2019). Başka bir deyişle, “kriz” kelimesi, göç hareketliliğinin uzun vadeli, yapısal nedenlerini (savaşlar, ekonomik eşitsizlikler, iklim değişikliği, sömürgecilik sonrası ilişkiler) görünmez kılarak, meseleyi geçici, olağanüstü ve dolayısıyla istisnai önlemlerle çözülebilir bir soruna indirgedi. Bu çerçeveleme, dayanışma hareketlerinin de nasıl algılandığını şekillendiriyor: eğer durum gerçekten “kriz” ise, dayanışma da kalıcı bir siyasi talep olarak değil, geçici bir acil durum müdahalesi olarak görülebilir.
Dayanışma hareketleri, denizde ya da karada insanların hayatını kaybettiği, hayatta kalabilen ve Avrupa topraklarına ulaşanların akıbetinin de belirsizlik ve dışlayıcı politikalar tarafından belirlendiği bir ortamda ortaya çıktı. Kısa sürede kurumsal siyaseti bile bir miktar etkiledi, ne var ki bu ivme uzun sürmedi. Göçmen karşıtı söylemler yükseldi ve dayanışma göstermenin kendisi giderek suç olarak tanımlanmaya başladı. RESOMA (2020), Gionco ve Kanics (2022) ve PICUM’un (2024) art arda derlediği veriler, AB genelinde göçmenlerle dayanışma gösterdiği için cezai ya da idari sürece maruz kalan kişi sayısının 2019’dan bu yana istikrarlı biçimde yüzlerle ifade edilen bir düzeyde seyrettiğini gösteriyor. della Porta ve Steinhilper (2022) bu süreci “insani alanın daralması” olarak tanımlıyor: dayanışma göstermek, giderek devlet tarafından kabul edilemez bir sivil eylem biçimi olarak kodlanıyor.
Neden “Yerel”e Bakmak Gerekiyor?
Mevcut göç ve dayanışma literatürü, bu tabloyu yoğunlukla ulusal ya da bölgesel (özellikle AB) düzeyde, ülkeler arası karşılaştırmalarla ele alıyor (della Porta, 2018; Siim vd., 2018; della Porta ve Steinhilper, 2022). Bu karşılaştırmalı yaklaşım, farklı ulusal rejimlerin dayanışmayı nasıl farklı biçimlerde mümkün kıldığını ya da engellediğini görmemizi sağlıyor. Ancak söz konusu ölçek bir noktayı gözden kaçırma riski de taşıyor; dayanışma, sadece ulusal düzeyde kurulmaz; aslında çoğunlukla da yerel bir siyasi ve tarihsel bağlamda kurulur. Her yerelin kendi çatışma hatları, kendi ittifak biçimleri, kendi manevra repertuvarı vardır ve bunlar ulusal ölçekte bakıldığında görünmez hale gelebilir. İki şehir aynı ulusal mevzuata tabi olsa bile fiili uygulamalar, hangi aktörlerin dayanışma göstermeye cesaret ettiği, hangi tarihsel ittifakların/çatışmaların yeniden canlandığı büyük farklılıklar gösterebilir.
İzmir, İstanbul ve Van’da farklı toplumsal, siyasal mecralarda ortaya çıkmış dayanışma hareketleri üzerine yürüttüğüm araştırmamın ilk iddiası tam da budur: odağı ulusaldan yerele kaydırmak, dayanışmanın çoğulluğunu, siyasi-coğrafi sınırlara referans vermeden tartışmayı mümkün kılar. Bu yaklaşım, göç çalışmalarının uzun süredir eleştirdiği metodolojik milliyetçilik sorununu aşmaya da mütevazı bir katkı sunabilir, çünkü ulus-devleti tek analiz birimi olarak almak yerine, ulus-devlet içindeki farklılaşmayı da görünür kılmaya katkı sağlar. İkinci iddia ise yerel düzeydeki dayanışma pratiklerinin izini sürmek, vatandaşlığı homojen bir kategori olarak değil, parçalı bir konum olarak tartışmaya açmaya olanak sağlar, çünkü aynı ülkede, aynı “vatandaşlık” statüsü altında, kişilerin ve toplulukların, niyetten bağımsız olarak, yapabilirlikleri ve kapasiteleri dramatik biçimde farklılaşır. Son olarak, bu yaklaşım dayanışmayı “kriz” anlatısının ötesinde düşünmenin bir yolunu da açar (Cantat, 2016); eğer dayanışma her zaman belirli bir yerelde, kendi tarihsel derinliğiyle kurulan bir pratikse, dayanışmayı, kriz sona erdiğinde bitecek geçici bir olgu olarak değil, sürekli müzakere edilen bir siyasi ilişki olarak görmek gerekir.
Dayanışma Kavramının Kendisi Bile Tartışmalı
Dayanışma kavramının sosyal teorideki kökleri, farklı ve birbirinden ayrışan çizgiler taşıyor. Durkheim, dayanışmayı toplumu bir arada tutan bağlar üzerinden açıklarken; Weber onu alt grupların norm ve yükümlülüklerinde arar (Banting ve Kymlicka, 2017). Bu klasik çerçeveler, dayanışmayı büyük ölçüde paylaşılan bir kimlik ya da ortak bir tarih üzerinden düşünmeye yatkındır. Ancak, son dönemde görülen dayanışma pratikleri tam da bu varsayımın sorgulanmasına yol açtı (Birey vd., 2019). Mültecilerle kurulan dayanışma, çoğu zaman ne ortak bir vatandaşlığa ne de ortak bir geçmişe dayanır; bu da klasik sosyolojik dayanışma kavramlarının bu yeni pratikleri açıklamakta yetersizliğini gösterir. Bir gönüllünün hiç tanımadığı, farklı bir dil konuşan, farklı bir tarihe sahip bir mülteciyle kurduğu dayanışma ne mekanik dayanışmanın benzerlik ilkesine ne de organik dayanışmanın karşılıklı işlevsel bağımlılığına oturur. Bu, üçüncü bir dayanışma biçimi olarak, bir siyasi seçim ya da etik bir konumlanma olarak tarif edilebilir.
Yerelleştirmenin Getirdiği Kavramsal Açılım
Dayanışmayı yerel düzeyde ele almanın asıl kavramsal katkısı, onu tekil bir “toplumsal bağ” olarak değil, çoğul ve çatışmalı bir alan olarak görmeyi mümkün kılmasıdır. Ulusal ölçekte yürütülen tartışmalar, dayanışmayı genellikle devlet-sivil toplum ya da devlet-göçmen ikiliği üzerinden kurar. Oysa yerel ölçekte bakıldığında, dayanışmanın kendi içinde farklı siyasi geleneklerle, farklı dini ya da etnik aidiyetlerle, farklı devlet-toplum ilişkileriyle şekillendiği görülür. Bu da “dayanışma” denen tekil kategoriyi, aslında birbirinden oldukça farklı motivasyonlara ve pratiklere sahip çoklu bir olgular kümesi olarak yeniden düşünmeyi gerektirir.
Bu yerelleştirme hareketi, aynı zamanda devletin kendisinin de tekil ve homojen bir aktör olmadığını görünür kılar. Devlet yönetimi (statecraft), farklı yerleşimlerde farklı yoğunluklarda ve farklı araçlarla işler; sivil toplum üzerindeki denetim ve baskı, her yerde aynı şiddette ya da aynı biçimde uygulanmaz. Dolayısıyla dayanışmanın imkânları ve sınırları, ulusal mevzuattan çok, o mevzuatın yerel düzeyde nasıl yorumlandığına ve uygulandığına bağlı olarak değişir.
Sonuç Yerine
Dayanışmayı yerelleştirmek, sadece metodolojik bir tercih değil, aynı zamanda kavramsal bir müdahaledir. Bu yaklaşım, dayanışmayı “kriz” anlatısının dışına çıkararak, onu belirli bir tarihsel andan bağımsız, süregiden bir siyasi ve toplumsal pratik olarak görmeyi mümkün kılar. Aynı zamanda vatandaşlığı homojen bir statü olarak değil, yerel bağlama göre şekillenen parçalı bir konum olarak düşünmeye açar. Bu teorik çerçeve, göç çalışmalarında dayanışma üzerine yapılacak ampirik araştırmalar için de bir zemin sunuyor. Bu durumda, soru artık yalnızca “dayanışma var mı yok mu” değil, hangi yerelde, hangi tarihsel dayanışma geleneğiyle ve hangi devlet politikalarıyla karşılaşarak şekillendiğidir.
Kaynakça
- Banting, K. G., & Kymlicka, W. (2017). Introduction: The Political Sources of Solidarity in Diverse Societies. In The Strains of Commitment (pp. 1-58). Oxford University Press.
- Birey, T., Cantat, C., Maczynska, E., & Sevinin, E. (2019). Introduction: Migrants’ and Solidarity Struggles. In Challenging the Political Across Borders. Center for Policy Studies, Central European University.
- Cantat, C. (2016). Rethinking Mobilities: Solidarity and Migrant Struggles Beyond Narratives of Crisis. Intersections, 2(4), 11-32.
- De Genova, N. (2016). The “Crisis” of the European Border Regime: Towards a Marxist Theory of Borders. International Socialism, 31-54.
- della Porta, D. (2018). Solidarity Mobilizations in the ‘Refugee Crisis’. Palgrave Macmillan.
- della Porta, D., & Steinhilper, E. (2022). Shrinking Spaces and Civil Society Contestation: An Introduction. In Contentious Migrant Solidarity (pp. 1-18). Routledge.
- Fotaki, M. (2021). Prospects for Radical Hospitality in Response to the “Refugee Crisis”: Lessons from Lesvos.
- Gionco, M., & Kanics, J. (2022). Resilience and Resistance: In Defiance of the Criminalisation of Solidarity Across Europe. PICUM/Greens-EFA.
- PICUM (2024). Criminalisation of Migration and Solidarity in the EU: Monitoring Update.
- Papataxiarchis, E. (2022). An Ephemeral Patriotism: The Rise and Fall of ‘Solidarity to Refugees’. In Challenging Mobilities in and to the EU During Times of Crises (pp. 163-184). Springer.
- Rajaram, P. K. (2015). Beyond Crisis: Rethinking the Population Movements at Europe’s Border. Focaal Blog.
- RESOMA (2020). The Criminalization of Solidarity in Europe.
- Siim, B., Krasteva, A., & Saarinen, A. (Eds.). (2018). Citizens’ Activism and Solidarity Movements: Contending with Populism. Springer.
Bu yazı, SOLROUTES projesi (ERC, 101053836) kapsamında Lülüfer Körükmez tarafından yürütülen araştırmanın teorik tartışmasının bir kısmını oluşturmaktadır.
*GAR üyesi olan Lülüfer Körükmez Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. 2012 yılında Ermenistan’dan Türkiye’ye işgücü göçü üzerine yazdığı tezle doktora derecesini almıştır. O tarihten bu yana araştırmalarını göç, toplumsal cinsiyet, emek ve dayanışma temaları etrafında sürdürmekte. Akademik araştırma ve yayınlarının yanı sıra, çok sayıda sivil toplum kuruluşu ile araştırma, eğitim ve raporlama çalışmalarına katılmıştır.
**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.





