Skip to content
  • GAR
    • Hakkımızda
    • Yönetim
    • Faaliyet Raporları
    • Duyurular
    • Üyeler
    • Ekibimiz
    • Tüzük
    • Politika Belgeleri
  • Yayınlar
    • Açıklamalar
    • Okuma Listeleri
    • GarBlog
    • Bültenler
    • Kitaplar
    • GAR Youtube
    • GAR Podcast
  • GARSanat
    • Birlikte Yaşam Yaz Sanat Kampı
    • EGEHUB
    • Göçmen Müzisyenler
    • Göç Sanat Dayanışma Söyleşi Serisi
    • Rebloom Festivali
    • Öteki Hikayeler
  • GAR Akademi
    • Eğitimler
    • GarEP
      • 2003 Güz Dönemi – 2024 Kış Dönemi
      • 2023 Bahar Dönemi
      • 2022 Güz Dönemi
      • 2022 Bahar Dönemi
      • 2021 Güz Dönemi
      • 2021 Bahar Dönemi
    • Yaz Okulları
  • Etkinlikler
    • Atölye ve Konferanslar
    • Güncel Göç Seminerleri
  • Araştırmalar
  • İletişim
logo5

Prof. Dr. Cenk Saraçoğlu ile söyleşi: 21. Yüzyılda Mültecilik ve Yurt Hakkı

Göç, mültecilik ve yurttaşlık tartışmaları her geçen gün daha fazla kapitalizmin yeni tahakküm biçimleri, otoriterleşme ve demokratik hakların aşınması bağlamlarında ele alınıyor. Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cenk Saraçoğlu, Globalizations dergisinde yayımlanan “Beyond the Freedom of Movement: Rethinking the Global Migration Regime through the Right to Homeland” [Hareket Özgürlüğünün Ötesinde: Küresel Göç Rejimini Yurt Hakkı Üzerinden Yeniden Düşünmek] başlıklı makalesinde, mülteciliği hukuki bir statünün ötesinde çağdaş kapitalizmin genel bir tahakküm biçimi olarak ele alırken, "yurt hakkı" kavramını bu yeni tarihsel dönemi anlamak ve ona karşı siyasal bir mücadele hattı geliştirmek için öneriyor. Fırat Çoban, Cenk Saraçoğlu ile gerçekleştirdiği bu söyleşide, yurt hakkı kavramını; mülteciliğin genelleşmesi, mülkiyetin karşı-devrimi, yurttaşlık, halk egemenliği ve aşırı sağ karşıtı siyasetin imkânları ekseninde konuştu.

Fırat Çoban: Merhaba hocam. Doğrudan bu makalede öne sürdüğünüz “yurt hakkı” kavramı ile bir başlangıç yapalım. Bu kavramı hangi siyasal/teorik eksiklikten ya da ihtiyaçtan hareketle geliştirmeye başladınız?

Cenk Saraçoğlu: Bu kavram iki bağlantılı ihtiyaçtan doğdu. İlki, günümüzün zorunlu göçlerini açıklarken hareket özgürlüğünü temel alan yaklaşımların sınırlarıyla ilgiliydi. Eleştirel göç çalışmaları, özellikle de “göçün özerkliği” ekolünün belirli temsilcileri son on yılda kabaca şöyle bir perspektif geliştirdiler: sınırlar, geri gönderme rejimleri ve sınır dışı edilme tehdidi göçmenler üzerinde bir tahakküm mekanizması olarak işlerken, göçmenler de buna karşı yalnızca edilgen mağdurlar olarak değil, sınırları aşan ve kendi toplumsal dünyalarını kuran özneler olarak ortaya çıkıyorlar; ve hatta eylemleri ve arayışlarıyla göç rejimini yeniden biçimlenmeye zorluyorlar. Bu açıdan “hareket özgürlüğü” arayışının kendisini özerk ve hatta kurucu bir etmen, bir başlangıç noktası olarak ele almak gerektiğini savunuyorlar. Bu yaklaşımın bazı temsilcileri, yurttaşlığı ve halk egemenliği fikrini de göçmenleri dışlayan düzenin temel aygıtları olarak gördükleri için, bu kavramlar üzerinden özgürleştirici bir siyaset kurulabileceğine oldukça kuşkuyla yaklaştılar. Bunlar güçlü eleştiriler. Fakat bana göre, özellikle bugünkü zorunlu göç dinamiklerinin, mültecileşmenin yapısal ve özel koşullarını tam anlamıyla yansıtabilmekte yetersiz kalıyorlar.

Çünkü öncelikle mülteciler her şeyden önce hareketi engellenmiş ya da hareket etme arzusundan ibaret insanlar değildir. Daha sınıra ulaşmadan önce, yaşadıkları yerde kalabilme imkanı ellerinden alınmış insanlardır. Savaş, siyasal baskı, geçim kaynaklarının yok edilmesi, ekolojik yıkım veya ekonomik çöküş, bulundukları yerde hayatlarını sürdürebilmelerini imkansızlaştırdığı için “hareket” halindeler. Dolayısıyla hareket çoğu zaman özgürlüğün başlangıcı değil, daha önce gerçekleşmiş bir mülksüzleşmenin sonucudur. Üstelik bu mülksüzleşme sınır geçildiğinde de sona ermez. İnsanlar vardıkları yerde mesleklerini, toplumsal ilişkilerini, haklarını ve geleceklerini belirleme güçlerini yeniden kazanamayabilirler. Yer değiştirmiş olurlar ama yurtsuzlaştırılma hali devam eder.

Bu mesele benim için yalnızca teorik bir itirazdan ibaret değildi. Danièle Bélanger ile birlikte Türkiye’de Suriyeli mülteciler üzerine yürüttüğümüz saha araştırmasında, görüştüğümüz insanların temel arzusunun sürekli hareket etmek olmadığını gördük. Belirsizlikten kurtulmak, bir yerde kök salmak, komşularıyla eşit ilişkiler kurmak, çocuklarının geleceğini planlamak ve yaşadıkları çevrede söz sahibi olmak istiyorlardı. Öte yandan Türkiye’de gençlerin göçe yüklediği anlam konusunda da başka bir deneyim dikkatimi çekti. Mart 2025’te başlayan protestolar sırasında Ankara ve İstanbul’da bir katılımcı-gözlemci olarak üniversite öğrencileri ve mezunlarıyla yaptığım konuşmalarda benzer bir anlatıyla sık sık karşılaştım. Aynı anlatı, Saraçhane ve Maltepe’de eylemlere katılanlarla yapılan gazetecilik görüşmelerinde de açıkça görülüyordu: Gençler ülkeden ayrılma ihtimalini çoğu zaman yeni imkânlara açılan özgür bir tercih olarak değil, kendi ülkelerinde bir gelecek kurma ve onun gidişatına müdahale etme imkânını kaybetmelerinin sonucu olarak anlatıyordu. “Kalabileceğim bir Türkiye’yi yaratmak istiyorum” sözünde ifadesini bulan şey, hareket etme arzusundan çok, burada kalmanın mümkün koşullarını geri kazanma talebiydi. Elbette bu, gençlerin tamamını temsil ettiği iddiasındaki sistematik bir araştırmanın sonucu değil; protestolarda dolaşıma giren anlatılar, kendi gözlemlerim ve öğrencilerle yaptığım görüşmeler arasında gördüğüm güçlü bir ortaklıktı. Bu farklı deneyimler beni şu soruya götürdü: Esas mesele hareket etme özgürlüğünün kısıtlanması mı, yoksa insanların kalabilecekleri, kök salabilecekleri ve birlikte şekillendirebilecekleri bir dünyadan mahrum bırakılmaları mı?

“Yurt hakkı” kavramı bu soruya verdiğim yanıt olarak ortaya çıktı. En yalın haliyle, Lefebvre ve Harvey’in “kent hakkı” yaklaşımından esinle, ama onun ölçeğini genişleterek insanların yaşadıkları ve çalıştıkları yerlerin bugününü ve geleceğini kolektif ihtiyaçları, talepleri ve arzuları doğrultusunda şekillendirme hakkını ifade ediyor. Yalnızca bir yerde bulunma veya orada kalma hakkını değil, o yerin eşit ve kurucu bir öznesi olarak yaşayabilme kapasitesini anlatıyor. Bu nedenle yurt hakkı; kalma, hareket etme ve geri dönme özgürlüklerini birbirinin karşısına koymuyor. Tersine, bunların gerçekten özgür tercihler olabilmesi için gerekli maddi, toplumsal ve siyasal koşulları sorunsallaştırıyor.

Buradaki siyasal ihtiyaç ise mülteci ile yurttaşı birbirinden tamamen koparan kavramsal çerçevelerin dışına çıkabilmekti. Mültecilerin yaşadığı hukuki ve siyasal kırılganlık elbette özgüldür; bunu yurttaşların deneyimiyle özdeşleştiremeyiz. Fakat çağımızın mülksüzleştirme süreçleri, farklı yoğunluklarda da olsa, yurttaşların da yaşadıkları yerlerin geleceği üzerinde söz sahibi olma kapasitesini aşındırıyor. Yurt hakkı, bu farklılıkları silmeden, mültecilerin ve yurttaşların farklı biçimlerde maruz kaldıkları yurtsuzlaşma süreçleri arasındaki ortak zemini görünür kılma ve bunu bir mücadele ufkuna dönüştürme arayışından doğdu.

Fırat Çoban: Bir siyasal nosyon olarak “yurdu”, bugün daha belirgin olarak bulunduğu milliyetçiliğin evreninden koparmaya çalışıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Cenk Saraçoğlu: Yurt tarihsel olarak yalnızca milliyetçiliğe ait bir nosyon değildir. Daha doğrusu, tek ve değişmez bir anlama hiçbir zaman sahip olmadı. Yurt, farklı toplumsal ve siyasal güçlerin kendi dünya anlayışları doğrultusunda anlamlandırmaya çalıştığı, tarih boyunca mücadele konusu olmuş bir nosyondur. Milliyetçiliğin onu etnik köken, soy ve kültürel homojenlik üzerinden tanımlayan güçlü bir yorumu vardır; ama “yurdun” tarihsel içeriği bundan ibaret değildir.

Özellikle Fransız Devrimi’nden itibaren yurt, yalnızca hükümdarın sahip olduğu ülkeyi veya hanedanın toprağını değil, yurttaşların birlikte kurduğu ve egemen güçler karşısında sahiplendiği siyasal topluluğu da ifade etmeye başladı. Buradaki yurt fikri, monarkın hükmettiği topraktan halkın kurucu özne olduğu siyasal topluluğa doğru yaşanan devrimci dönüşümle bağlantılıydı.

Elbette bu devrimci içerik sonradan milliyetçi, yayılmacı ve dışlayıcı biçimlere de büründü. Kavramın mücadele konusu olması tam da bunu anlatıyor: Yurt, bir taraftan etnik olarak tanımlanmış bir topluluğun mülkü gibi sunulabilirken, diğer taraftan egemenlik altında yaşayan insanların özgürleşme ve kendi kaderlerini belirleme talebini ifade edebildi. Nitekim sömürgecilik karşıtı mücadelelerde yurt, sömürgeci gücün el koyduğu topraklar ve siyasal irade üzerinde halkın yeniden söz sahibi olması talebiyle birleşti. Yirminci yüzyılın ulusal kurtuluş mücadelelerinde yurdun özgürleştirilmesi, yalnızca sınırları korumak değil, sömürgeleştirilmiş halkların kendi tarihlerinin öznesi olabilmesi anlamına geliyordu.

O halde, burada daha genel bir siyasal mesele de var. Yurt, halk egemenliği, yurttaşlık ve cumhuriyet gibi kavramlar tarihsel olarak yalnızca sağa veya milliyetçiliğe ait değildi. Tersine, bunların önemli bir bölümü eşitlikçi ve özgürlükçü siyasal kalkışmalar içinde, halkın egemen güçler karşısında kendi ortak dünyasına sahip çıkmasının dili olarak anlam kazandı.. Bugün bu kavramları yalnızca sağın kullandığı biçimleriyle özdeşleştirip terk etmek, aynı zamanda onların içerdiği tarihsel ilerici potansiyeli de sağa bırakmak anlamına gelir. Yurt hakkı önerisinin bir önemi de burada yatıyor: Sağ tarafından dışlayıcı ve mülk sahibi bir topluluğun dili haline getirilen yurt fikrini, onu tarihsel olarak besleyen halk egemenliği, eşit yurttaşlık ve özgürlük mücadeleleriyle yeniden ilişkilendirmek. Mesele sağın kavramlarını ödünç almak değil; solun kendi tarihsel söz dağarcığının daraltılmasına itiraz etmek ve bu kavramların içindeki eşitlikçi, halkçı ve kurucu anlamı bugünün koşullarında yeniden görünür kılmak.

Dolayısıyla benim yapmaya çalıştığım şey yurt kavramını sıfırdan kurmak değil. Kavramın milliyetçilik tarafından bastırılmış veya geri plana itilmiş olan cumhuriyetçi, halkçı ve özgürleştirici içeriğini bugünün koşullarında yeniden görünür hale getirmek.

Fırat Çoban: Peki böyle bir “yurt” anlayışının siyasal ve sosyal teoride bir karşılığı var mı?

Cenk Saraçoğlu: Ernst Bloch’un Heimat kavramı bu damarı çok güçlü biçimde temsil ediyor. Bloch için yurt, geri dönülmesi gereken kayıp, saf ve kusursuz bir geçmiş değildir. Henüz tam anlamıyla kurulmamış bir dünyadır; insanların yabancılaşma ve tahakkümden kurtularak birlikte oluşturacakları bir “henüz-değil”dir (not yet). İnsanların geçmişte sahip oldukları varsayılan bir bütünlüğü geri getirmelerini değil, kendilerini gerçekten evlerinde hissedebilecekleri bir dünyayı ilk kez kurmalarını anlatır. Makalede de bu anlayıştan yararlanıyorum. Yurdu, kolektif mücadele yoluyla sürekli yeniden oluşturulan açık uçlu bir özgürleşme projesi olarak düşünmenin tarihsel/maddi bir zemini olduğu gibi, bunun düşünce tarihinde de uzantıları var.

Bu düşünsel içerik, içinde yaşadığımız yurtsuzlaşma çağında yeniden önem kazanıyor diye düşünüyorum. Zira bugünün kapitalizmi yalnızca insanları ülkelerinden göç etmeye zorlamıyor. Savaşlar, ekolojik yıkım, enerji projeleri, kentsel dönüşüm, finansallaşma ve otoriter yönetimler, insanların (fiziksel olarak yerlerinde kalsalar bile) yaşadıkları yerle kurdukları bağı tahrip ediyor. İnsanlar aynı şehirde ve ülkede yaşamaya devam ediyor ama o yerin nasıl değişeceğine, kaynaklarının nasıl kullanılacağına ve nasıl bir geleceğe sahip olacağına müdahale edemiyor. Sömürgecilik ve ırksal kapitalizm üzerine yapılan çalışmaların “coğrafyasızlaştırılma” veya “coğrafya dışına itilme” olarak tarif ettiği deneyim de bunun en sert biçimlerinden biri: İnsan, hiçbir yere yerleşemeyen ve yaşadığı hiçbir yeri gerçekten şekillendiremeyen bir özneye dönüştürülüyor.

Fırat Çoban: Modern anlamda “yurttaşlık hakkı” ile öne sürdüğünüz “yurt hakkı” arasında ne gibi farklar var? En temelde, yurdu, nerede, nasıl tanımlıyorsunuz?

Cenk Saraçoğlu: Öncelikle şunu söylemem lazım: yurdun ölçeği önceden sabitlenemez. Bazen mahalle, bazen kent, bazen ülke, bazen de ulusötesi bir coğrafya olabilir. Ölçeği belirleyen şey, insanların hayatlarını şekillendirme kapasitelerinin hangi düzeyde ellerinden alındığı ve mücadelenin hangi ölçekte yürütüldüğüdür.

Diğer yandan bugünkü koşullarda ülke ölçeğinin özel bir önemi olduğunu düşünüyorum. Zira ekonomik politikadan sosyal haklara, çalışma rejiminden eğitime, doğal kaynakların kullanımından demokratik katılıma kadar hayatımızı belirleyen kararların önemli bir bölümü hala devlet ölçeğinde alınıyor. Bu, ulus-devleti doğal, sonsuz veya değişmez bir siyasal biçim kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Fakat insanların siyasal iradeden mahrum bırakılması bugün büyük ölçüde bu ölçekte gerçekleşiyorsa, halk egemenliğinin ve ortak karar alma gücünün yeniden kazanılması da bu ölçeği bütünüyle terk ederek düşünülemez.

Yurttaşlık hakkı ile yurt hakkı arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor. Modern yurttaşlık, çoğunlukla devletin tanıdığı hukuki bir statüye ve bu statüye bağlanan haklara dayanır. Bunlar son derece değerlidir; zaten tarihsel mücadelelerin ürünüdür. Fakat bir insan resmi olarak yurttaş olduğu halde yaşadığı ülkenin geleceği üzerinde hiçbir gerçek etkiye sahip olmayabilir. Oy kullanabilir ama çalışma koşullarına, ekonomik politikalara, yaşadığı kentin dönüşümüne veya ülkenin kaynaklarının kullanımına müdahale edemeyebilir. Kağıt üzerinde yurttaştır fakat siyasal anlamda kurucu bir özne değildir. Fakat bunu söylerken yurt hakkı ile yurttaşlığı ikame eden bir şey önerdiğim sanılmasın. Tersine, onu biçimsel statünün ötesine taşıyarak yeniden maddi ve siyasal bir içerikle buluşturma arayışının bir parçası olarak düşünülmeli.

Yurt hakkı, yurttaşlığı devletin yukarıdan verdiği bir kimlik belgesi olmaktan çıkarıp, ortak hayatın üretilmesine ve yönetilmesine etkin katılım olarak düşünmemizi sağlayabilir. Aynı nedenle bu hak yalnızca resmi yurttaşlara ait olamaz. Bir yerde yaşayan, çalışan ve hayatın sürdürülmesine katkıda bulunan göçmenler de o ortak dünyanın dışsal unsurları değil, onun kurucu özneleridir. Yurt hakkı bu bakımdan aşağıdan, kapsayıcı ve eşitlikçi biçimde radikalleştiren bir perspektifin parçası olarak anlaşılmalı. Bu açıdan da eleştirel göç çalışmalarında yurttaşlığı yalnızca bir baskı aracı ve “tuzak sahası” olarak görerek reddeden anlayışlara yönelik bir eleştiri de sunuyor.

Dolayısıyla makalede milliyetçiliğin yurt kavramının karşısına bütünüyle yeni bir kavram çıkarmıyorum. Yurdun tarihsel olarak taşıdığı, fakat milliyetçi ve devletçi yorumlar tarafından bastırılan ilerici içeriğini geri çağırıyorum.

Fırat Çoban: Makalede “mülteciliği” yalnızca hukuki bir statü olmaktan çıkarıyor, kapitalizmin genel bir tahakküm biçimi olarak tanımlıyorsunuz. Bu dönüşümü biraz açabilir misiniz? Mülteciliğin genelleşmesi derken tam olarak neyi kastediyorsunuz? Bir işçinin hangi anlamda mülteci deneyimine yaklaştığını düşünüyorsunuz? Bu çerçevede klasik ayrımlar da yeniden tartışmaya açılıyor gibi görünüyor. Yerli kim, göçmen kim? Yurt hakkı perspektifinden baktığımızda bu kategoriler nasıl yeniden anlam kazanıyor?

Cenk Saraçoğlu: Burada önce önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. “Mülteciliğin genelleşmesi” derken herkesin mülteci olduğunu ya da yurttaşlarla mülteciler arasındaki gerçek farklılıkların ortadan kalktığını söylemiyorum. Mülteciler sınır rejimine, sınır dışı edilme tehdidine, hukuki belirsizliğe ve zorunlu yer değiştirmeye çok daha doğrudan ve ağır biçimde maruz kalıyor. Bu özgüllüğü silmek hem analitik hem de siyasal olarak yanlış olur.

Söylemeye çalıştığım şey şu: Mülteci durumunu tanımlayan bazı temel tahakküm biçimleri, giderek daha geniş toplumsal kesimlere yayılıyor. Bunların başında mülksüzleştirme, sürekli güvencesizlik ve insanın yaşadığı dünyayı şekillendirme kapasitesinin elinden alınması geliyor. Mültecinin en belirgin deneyimi yalnızca ülke değiştirmiş olması değildir. Hayatını sürdüren maddi kaynaklardan, mesleğinden, toplumsal ilişkilerinden, hukuki güvencelerinden ve siyasal failliğinden koparılmış olmasıdır. Mülksüzleştirme, bu bakımdan yalnızca evini veya toprağını kaybetmek anlamına gelmez; insanın geçmişiyle geleceği arasında bağ kurmasını sağlayan toplumsal koşulların tahrip edilmesi anlamına gelir.

Bugün yurttaş işçiler de elbette aynı yoğunlukta olmasa bile bu süreçlerin bazılarına giderek daha fazla maruz kalıyor. Sürekli iş değiştirmek zorunda kalan, yarın çalışıp çalışmayacağını bilmeyen, sendikal güvencelerini kaybeden, sosyal hakları budanan ve yaşadığı kentin artan maliyetleri nedeniyle mahallesinden sürülen bir işçiyi düşünelim. Bu kişi resmen yurttaştır. Fakat işvereni, piyasa veya devlet tarafından alınan kararlar karşısında hayatının geleceğini belirleme kapasitesi çok sınırlıdır. Kendisine “Burada yaşamaya devam edebilirsin, ama hangi koşullarda yaşayacağına sen karar veremezsin” denmektedir.

İşte bu işçi, mültecinin hukuki statüsüne değil ama mülteci deneyiminin bazı kurucu özelliklerine yaklaşmıştır artık: Hayatının aniden altüst edilebilmesi, geleceğini planlayamaması, kolayca gözden çıkarılabilir hale gelmesi ve yaşadığı yerle kurduğu bağın kırılganlaşması. Mülteci açısından buna sınır dışı edilebilirlik de eklenir; yurttaş işçi açısından ise işten, konuttan, kentten veya siyasal karar süreçlerinden dışlanma biçimleri söz konusudur. Birinin deneyimi diğerinin aynısı değildir, fakat her ikisinin hayatını şekillendiren daha geniş mülksüzleştirme ilişkileri arasında bağlantı vardır.

Dolayısıyla yurt hakkı, yerli/resmi yurttaş ile göçmen arasındaki bütün farklılıkları yok etmiyor; bu farklılıkların bir tahakküm hiyerarşisine dönüştürülmesine karşı çıkıyor. Siyasal topluluğu kökene göre önceden tanımlamak yerine, birlikte yaşayanların ortak mücadeleleri içinde yeniden kurmayı öneriyor. Bu sayede göçmenlerin özgül hak talepleriyle yurttaş işçilerin sosyal ve siyasal hak mücadeleleri, birbirini dışlayan iki ayrı gündem olmaktan çıkarak ortak bir mülksüzleştirme düzenine karşı bağlantı kurabilir.

Fırat Çoban: Mülkiyetin karşı-devrimi olarak nitelediğiniz tarihsel süreç yine makalenizin oldukça önemli girdilerinden biri. Burada bir dönemselleştirme yapmanız mümkün mü? Öte yandan karşı-devrim kavramsallaştırması, geleneksel olarak bir isyan durumuna yönelik gelişen bir hareket olarak açıklanır. Tarif ettiğiniz tarihsel süreçte bir devrimci durumdan da söz etmek mümkün değil. Mülkiyetin karşı-devrimini ve bunun yurt hakkı ile ilişkisini biraz daha açmanızı rica ediyorum.

Cenk Saraçoğlu: “Mülkiyetin karşı-devrimi” ifadesini W. E. B. Du Bois’nın düşüncesini günümüz faşizmi bağlamında yeniden ele alan Alberto Toscano’dan hareketle kullanıyorum. Mülkiyetin karşı-devriminden kasıt sermaye iktidarının önündeki sosyal, siyasal, hukuki ve ideolojik sınırları sistemli biçimde ortadan kaldırmaya yönelik sistemli saldırıdır.

Kabaca bir dönemselleştirme yaparsak, ilk evreyi 1970’lerin sonundan itibaren gelişen neoliberal saldırıyla başlatabiliriz. İkinci eşik 2008 krizidir. Bu kriz neoliberal birikim modelinin çelişkilerini açığa çıkardı ama onun yerine istikrarlı yeni bir düzen kurulamadı. Ekonomik kriz, aynı zamanda bir temsil, meşruiyet ve siyasal kurumlar krizine dönüştü. 2010 ile 2015 arasında Tunus’tan, Occupy hareketine, Gezi’den Brezilya’daki hareketlere kadar dünyanın farklı bölgelerinde büyük halk hareketleri ortaya çıktı. Bunların hiçbiri klasik anlamda ikili iktidar yaratan, iktidarı almaya yaklaşmış bir devrimci durum değildi. Fakat mevcut düzenin eskisi gibi yönetemediğini ve geniş kesimlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediğini gösterdiler.

Üçüncü evreyi, bu hareketlerin geri çekilmesi veya bastırılmasının ardından belirginleşen karşı saldırıyla tanımlayabiliriz. Yaklaşık olarak 2010’ların ortalarından itibaren sermaye düzeni, yaşadığı meşruiyet krizini demokratik kurumları onararak aşmak yerine daha otoriter biçimlere yönelmeye başladı. Toplumsal muhalefetin örgütlenebileceği alanlar daraltıldı; yargı yürütmenin aracı haline getirildi; sendikalar, üniversiteler, medya ve yerel yönetimler üzerindeki baskı arttı. Aynı zamanda halkın ekonomik ve siyasal öfkesi göçmenlere, azınlıklara, kadınlara veya “iç düşman” ilan edilen gruplara yönlendirildi. Trumpçılık, Avrupa’daki aşırı sağ ve Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın farklı bölgelerindeki otoriter rejimler, aynı sürecin birbirine özdeş olmayan ulusal biçimleri olarak düşünülebilir.

Burada haklı olarak şu soru soruluyor: Ortada bir devrimci kalkışma yoksa neden karşı-devrimden söz ediyoruz? Çünkü karşı-devrim her zaman iktidarı almaya çok yaklaşmış örgütlü bir devrimci harekete verilen anlık bir yanıt olmak zorunda değildir. Önleyici olabilir. Ayrıca yalnızca bugünün devrimci güçlerini değil, geçmiş mücadelelerin toplumsal düzene kazıdığı sonuçları hedef alabilir.

Bugün saldırıya uğrayan sosyal haklar, sendikal özgürlükler, kamusal hizmetler, anayasal güvenceler, kadınların kazanımları, halk egemenliği düşüncesi ve sermaye iktidarının keyfîliğini sınırlayan kurumlar kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bunlar işçi hareketlerinin, demokratik devrimlerin, sömürgecilik karşıtı mücadelelerin, feminist ve eşitlikçi hareketlerin tarihsel kazanımlarıdır. Mülkiyetin karşı-devrimi, tam da bu birikimi tersine çevirmeye çalışıyor. Bu anlamda karşı-devrimin hedefinde yalnızca mevcut sol örgütler değil, toplumsal hayata yerleşmiş bütün eşitlikçi ve cumhuriyetçi tortular bulunuyor.

Bu sürecin “devrim” sözcüğüyle ilişkili bir başka yönü daha var. Karşı-devrim yalnızca eski düzeni pasif biçimde korumuyor; toplumu yukarıdan ve radikal biçimde yeniden yapılandırıyor. Geniş kitlelerin öfkesini seferber ediyor, kurumları parçalıyor, yurttaşlık ve egemenlik anlayışını dönüştürüyor. Ancak bu radikal dönüşüm özgürleştirici değil, gericidir. Toplumun sermaye karşısında kazandığı tarihsel mevzileri ortadan kaldırdığı için karşı-devrimcidir.

Bu noktada yurt hakkı kavramı da güncel ve somut anlamını kazanıyor. Mülkiyetin karşı-devrimi yalnızca sosyal hakları geriletmiyor veya siyasal özgürlükleri daraltmıyor; insanların yaşadıkları yerlerle kurdukları maddi, siyasal ve duygusal bağı da sistemli biçimde aşındırıyor. Emekçiler ürettikleri zenginlik üzerinde söz sahibi olamıyor, yurttaşlar ortak karar süreçlerinden dışlanıyor, kentler ve doğa sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre dönüştürülüyor; geniş kesimler ise aynı yerde yaşamaya devam etseler bile oranın geleceğini belirleme gücünü kaybediyor. Yani bu karşı-devrim, fiziksel yerinden edilmenin ötesine geçen yaygın bir yurtsuzlaşma süreci üretiyor. Yurt hakkı da tam bu nedenle bugünün koşullarında anlamlı hale geliyor: İnsanların yaşadıkları ve emek verdikleri yerlerin bugününü ve geleceğini kolektif olarak şekillendirme kapasitesini yeniden talep etmelerini sağlayan bir siyasal ufuk olarak.

Fırat Çoban: Yurt hakkı kavramı, bugün mülteci ve yabancı karşıtlığını da merkezine alan uluslararası aşırı sağa karşı gelişen bir siyasal programın temeli olabilir mi?

Cenk Saraçoğlu: Öncelikle iddiamın sınırını belirtmek isterim: Tek başına bir kavram önerisinden siyasal program çıkmaz. “Yurt hakkı”nın hazır bir programın adı olduğunu ya da böyle bir programın bütün unsurlarını kendi başına sağladığı iddiasında değilim. Ben daha çok, aşırı sağ, faşistleşme karşısında nasıl bir siyasal program geliştirilebileceğine ilişkin tartışmalara, Türkiye’deki deneyimlerden hareketle yeni bir düşünme düzlemi önermeye çalışıyorum. Yurt hakkı bu anlamda tamamlanmış bir programdan çok, farklı mücadelelerin hangi ortak toplumsal ve siyasal zeminde ilişkilendirilebileceğini tartışmaya yarayan bir başlangıç noktası olarak düşünülebilir.

Bu düzleme ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum; çünkü aşırı sağın gücü yalnızca baskıcı olmasından kaynaklanmıyor. Aşırı sağ ve faşist hareketler, insanların yaşadığı güvensizlik, dağılma, yalnızlaşma ve geleceksizlik duygusuna çarpıtılmış da olsa bir cevap veriyor. İnsanlara kabaca şöyle bir hikaye anlatıyor: “Yurdunuz elinizden alındı; ülkeniz yabancılar, yozlaşmış elitler ve iç düşmanlar tarafından ele geçirildi; biz geçmişteki büyüklüğü yeniden kuracağız.” Bu anlatı, gerçek toplumsal sorunların üzerini örterken insanların güvenli bir toplumsal bütüne ait olma ve kendi gelecekleri üzerinde yeniden söz sahibi olma arzusuna temas ediyor.

Dolayısıyla aşırı sağa, faşizme yalnızca onun söyleminin yanlışlığını göstererek ya da mevcut demokratik kurumları savunmaya çağırarak cevap vermek yeterli olmayabilir. İnsanlara birlikte kurabilecekleri daha eşitlikçi, daha güvenli ve daha sahici bir ortak yaşam ufku sunmak gerekir. Yurt hakkının program tartışmalarına katkısı burada olabilir.

Fakat bu birleştirici zeminin maddi temelini açık biçimde görmek gerekir. Ortaklık, yalnızca farklı grupların benzer bir dışlanmışlık duygusu yaşamalarından doğmuyor. Bu farklı deneyimlerin altında nesnel sınıfsal bir süreç bulunuyor. Etnik kökenleri, hukuki statüleri, toplumsal cinsiyetleri ve yaşam deneyimleri farklı olan geniş kesimler, yaşadıkları yerlerde hayatın üretimine ve yeniden üretimine emekleriyle katıldıkları halde, o yerin nasıl yönetileceği, kaynaklarının nasıl kullanılacağı ve geleceğinin nasıl şekilleneceği üzerinde giderek daha az söz sahibi oluyorlar. Yani ortak nokta, yaşadıkları dünyayı ürettikleri halde onu belirleme kapasitelerinin ellerinden alınmasıdır.

Bu sürecin karşısındaki güç de soyut bir “kötü yönetim” veya yalnızca otoriter liderler değildir. Mülksüzleşmenin merkezinde, emeği, doğayı, kenti ve kamusal kaynakları kendi birikim ihtiyaçlarına göre dönüştürme gücünü elinde tutan sermaye sınıfı ve onun farklı fraksiyonları vardır. Siyasal iktidarlar, hukuk düzenleri ve devlet aygıtları bu sürecin biçimlerini ve hızını belirler; fakat temel yönelim, toplumsal hayatın giderek daha geniş bölümlerinin sermaye birikiminin gereklerine tabi kılınmasıdır.

Aşırı sağ ise bu sınıfsal gerçeği tersyüz ediyor. Yurttaş emekçiye, haklarının ve kaynaklarının göçmenler ya da başka “iç-dış mihraklar” tarafından elinden alındığını söylüyor. Oysa göçmenleri hukuki güvencelerden, sendikal haklardan ve eşit ücret ilkesinden yoksun bırakan düzen, yurttaş işçileri korumaz. Böylece sınıfsal öfke, bu düzenin sahiplerine ve ondan yararlananlara değil, aynı düzen tarafından farklı biçimlerde mülksüzleştirilen başka insanlara yöneltilir.

Yurt hakkı, bu tersyüz etmeye karşı farklı bir soru soruyor. Aşırı sağ, “Bu yurdun gerçek sahipleri kimdir ve kimler buraya ait değildir?” diye sorarken, yurt hakkı perspektifi ise “Bu toplumda hayatı üreten insanlar, ortak geleceklerini nasıl birlikte belirleyebilir?” sorusunu öne çıkarabilir. Böylece siyasal topluluğun ölçütü köken, kan bağı veya kültürel saflık değil; ortak hayatın üretimine katılmak ve onu birlikte dönüştürme hakkı olarak ele alınabilir.

Bu perspektif ulusal bir kapanmayı da gerektirmez: Her insan, yaşadığı ve hayatın üretimine katıldığı yerde eşit söz ve karar hakkına sahip olmalıdır. İnsanlar savaş, emperyalist müdahale, sömürgecilik, ekolojik yıkım veya sermaye talanı nedeniyle yerlerinden edilmemelidir. Yerinden edilenler geri dönme, başka bir yere güvenle hareket etme veya yerleştikleri yerde eşit biçimde yaşama hakkına sahip olmalıdır. İlk sorunuza geri dönersek Hareket özgürlüğü bu bakımdan yurt hakkının karşıtı değil, gerekli unsurlarından biri olarak düşünülebilir; ancak hareket etmeye zorlanmama ve kalınan yeri birlikte dönüştürebilme hakkıyla tamamlanmalıdır.

Dolayısıyla yurt hakkının tek başına uluslararası aşırı sağa karşı bir program oluşturduğunu söylemek fazla iddialı olur. Daha sınırlı bir öneride bulunuyorum: Yurt hakkı, faşistleşmeye karşı kapsayıcı ve eşitlikçi bir programın sınıfsal zeminini yeniden düşünmeye katkı sunabilir. Farklı biçimlerde mülksüzleştirilen kesimleri, onları aynılaştırmadan, yaşadıkları dünyanın emekçileri oldukları ve bu dünyayı şekillendirme hakları sermayenin tahakkümü altında ellerinden alındığı gerçeği etrafında buluşturabilecek bir tartışma ekseni sağlayabilir. Faşizmin yıkıcı millet tahayyülü karşısında, geçmişin mitlerine değil bugünün ihtiyaçlarına, emeğe ve ortak mücadelelere dayanan yeni bir yurdun nasıl kurulabileceğini düşünmemize yardımcı olabilir.

 

Prof. Dr. Cenk Saraçoğlu: Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans derecesini tamamladıktan sonra, 2009 yılında Kanada’daki University of Western Ontario’dan sosyoloji doktorasını aldı. Halen Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Milliyetçilik, ırkçılık, kent sosyolojisi, göç, toplumsal hareketler ve Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısı gibi alanlarda çalışmaları bulunuyor.

Fırat Çoban: Araştırmacı. Sınıflar, emek, göç ve milliyetçilik üzerine çalışıyor. En son olarak Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Bölümünden mezun oldu.

 

Fırat Çoban

Bu söyleşi dizisi ERC Solroutes projesi tarafından desteklenmektedir.

**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.

[1] Makalenin tamamını okumak için buraya tıklayınız.

İlgili Yazılar

Göç Araştırmaları Derneği’nde Yeni Yönetim Kurulu Göreve Başladı

Göç Araştırmaları Derneği’nde Yeni Yönetim Kurulu Göreve Başladı

KİME AÇAR RÜZGÂR KAPISINI? Hafıza, Sanat ve Karşılaşma Üzerine Bir Sergi Kitabı

KİME AÇAR RÜZGÂR KAPISINI? Hafıza, Sanat ve Karşılaşma Üzerine Bir Sergi Kitabı

Türkiye’de tekstil çözülürken: Sermayenin çıkışı, işçilerin çöküşü – Prof. Dr. Çağla Ünlütürk ile söyleşi

Türkiye’de tekstil çözülürken: Sermayenin çıkışı, işçilerin çöküşü – Prof. Dr. Çağla Ünlütürk ile söyleşi

Rekabete Karşı Dayanışma: Gaziantep’te Mülteci ve Yerli İşçilerin Sendika Deneyimi

Rekabete Karşı Dayanışma: Gaziantep’te Mülteci ve Yerli İşçilerin Sendika Deneyimi

Kalıcı Çözümler Politika Notu – 1

Kalıcı Çözümler Politika Notu – 1

AB-Türkiye Göç Mutabakatının 10. Yılı: Güvencesizliğin Kurumsallaşması ve Haklara Erişimin Zayıflaması

AB-Türkiye Göç Mutabakatının 10. Yılı: Güvencesizliğin Kurumsallaşması ve Haklara Erişimin Zayıflaması

GARBülten

SON YAZILAR

  • Prof. Dr. Cenk Saraçoğlu ile söyleşi: 21. Yüzyılda Mültecilik ve Yurt Hakkı
  • Deniz Coşan Eke
  • Dilale Dönmez
  • Göç Araştırmaları Derneği’nde Yeni Yönetim Kurulu Göreve Başladı
  • KİME AÇAR RÜZGÂR KAPISINI? Hafıza, Sanat ve Karşılaşma Üzerine Bir Sergi Kitabı

Göç Araştırmaları Derneği | GAR Takip Et

GAR_Dernek
Twitter'da Retweet Göç Araştırmaları Derneği | GAR Retweetlendi
perspektifeu Perspektif @perspektifeu ·
29 Tem

UNHCR, Mülteci Sözleşmesi’nin 75. yılında mültecilerin korunması için küresel bir çağrı başlattı. HASENE Başkanı Bekir Altaş’ın (@baltas60) da aralarında bulunduğu 75 isim, sığınma hakkının korunması ve yerinden edilmeye kalıcı çözüm çağrısı yaptı.

Twitter'da yanıtla 2082480157466440120 Twitter'da Retweet 2082480157466440120 3 Twitter'da beğen 2082480157466440120 1 X 2082480157466440120
Twitter'da Retweet Göç Araştırmaları Derneği | GAR Retweetlendi
dw_turkce DW Türkçe @dw_turkce ·
28 Tem

Alman Ekonomi Enstitüsü, son iki yılda Almanya'ya göç edenlerin sayısının yaklaşık üçte iki azaldığını bildirdi

Enstitü, ihtiyaç duyulan nitelikli işgücünün temini için acil önlemler alınmasını talep ediyor

Twitter'da yanıtla 2082081135111368877 Twitter'da Retweet 2082081135111368877 21 Twitter'da beğen 2082081135111368877 117 X 2082081135111368877
gar_dernek Göç Araştırmaları Derneği | GAR @gar_dernek ·
21 Tem

📢 6 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleştirdiğimiz genel kurulumuz sonucunda seçilen yeni yönetim kurulumuzu duyurmaktan mutluluk duyarız > < We are pleased to announce our new board of directors, elected following the general assembly held on July 6, 2026.

2

Twitter'da yanıtla 2079586357530284111 Twitter'da Retweet 2079586357530284111 2 Twitter'da beğen 2079586357530284111 7 X 2079586357530284111
Twitter'da Retweet Göç Araştırmaları Derneği | GAR Retweetlendi
besimcanzirh Besim Can Zırh @besimcanzirh ·
18 Tem

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'nın (YTB) Türkiye'den Avrupa'ya göçün 60'ıncı yılları vesilesiyle hazırladığı ülke atlaslarının Belçika cildi yayınlanmış. Ben de zincirleme göç konusunda oldukça özgün bir örnek olan Emirdağ üzerinden bir inceleme kaleme

Twitter'da yanıtla 2078370979034673272 Twitter'da Retweet 2078370979034673272 3 Twitter'da beğen 2078370979034673272 15 X 2078370979034673272

“Bu web sitesi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Göç Araştırmaları Derneği’ne aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.”

KVKK Aydınlatma Metni
Çerez Politikası
Rıza Beyanı
When autocomplete results are available use up and down arrows to review and enter to go to the desired page. Touch device users, explore by touch or with swipe gestures.
No Result
View All Result
  • GAR
    • Hakkımızda
    • Yönetim
    • Faaliyet Raporları
    • Duyurular
    • Üyeler
    • Ekibimiz
    • Tüzük
    • Politika Belgeleri
  • Yayınlar
    • Açıklamalar
    • Okuma Listeleri
    • GarBlog
    • Bültenler
    • Kitaplar
    • GAR Youtube
    • GAR Podcast
  • GARSanat
    • Birlikte Yaşam Yaz Sanat Kampı
    • EGEHUB
    • Göçmen Müzisyenler
    • Göç Sanat Dayanışma Söyleşi Serisi
    • Rebloom Festivali
    • Öteki Hikayeler
  • GAR Akademi
    • Eğitimler
    • GarEP
      • 2003 Güz Dönemi – 2024 Kış Dönemi
      • 2023 Bahar Dönemi
      • 2022 Güz Dönemi
      • 2022 Bahar Dönemi
      • 2021 Güz Dönemi
      • 2021 Bahar Dönemi
    • Yaz Okulları
  • Etkinlikler
    • Atölye ve Konferanslar
    • Güncel Göç Seminerleri
  • Araştırmalar
  • İletişim