Fırat Çoban: Araştırmacı. Sınıflar, emek, göç ve milliyetçilik üzerine çalışıyor. En son olarak Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Bölümünden mezun oldu.
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçundan tutuklanarak cezaevine gönderilmesinin üzerinden bir buçuk ay geçti. Gaziantep ve Şanlıurfa başta olmak üzere bölgede artan işçi eylemleri sırasında defalarca gözaltı ve tutuklamaya maruz kalan Türkmen’in durumu, Türkiye’de sendikalaşma hakkının ve işçilerin örgütsel kapasitesinin ne derece daraltıldığının işaretlerinden biri.
Mehmet Türkmen’le 2021 yılının yaz aylarında Gaziantep’teki bir terlik-ayakkabı fabrikasında başlattıkları sendikalaşma süreci vesilesiyle tanıştım. O zamanlar DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası’nın Bölge Temsilciliğini yürüten Türkmen, o zamana kadar Türkiye emek hareketinde eşine pek rastlanmamış bir sendikalaşma sürecinin başını çekiyordu. Yaklaşık 550 işçinin çalıştığı fabrikada, 25 geçici koruma statüsü sahibi Suriyeli işçi de kayıtlı olarak çalışıyordu. İŞKUR teşviklerinin[i] bir sonucu olarak o fabrikada sigortalı iş bulabilen Suriyeli işçiler, 2021’in yaz aylarında başlayan sendikalaşma sürecinin paydaşı, belirli anlarda da öncüsü haline gelmişlerdi.
Başpınar genelinde çalışma koşullarının ağırlığı ve tazminatsız işten çıkarmasıyla ün yapmış, Türkiye’nin önemli ayakkabı-terlik imalatçılarından biri olan fabrikada sendikalaşma süreci oldukça hızlı ilerledi. Yaz başında bir grup işçinin sendikaya ulaşması ve işyerinde sendikalaşmak istediklerini söylemesiyle başlayan örgütlenme süreci, ilk kurulan işyeri komitesinde yer alan öncü işçilerin tazminatlarını alarak işten ayrılmalarıyla kesintiye uğramıştı. Bir işyerinde yetki almayı hedefleyen sendikalaşma süreçleri, yürürlükteki yasalar dolayısıyla çoğunlukla olağanüstü gizlilik altında sürdürülen süreçlerdir. Sendika bir yaygınlık, güç ve meşruiyet kazandığı ana kadar yürüyen sendikalaşma sürecinden işyeri yönetiminin/sahibinin haberdar olmaması hedeflenir. Aksi durumda fabrika yönetimi, sendikalaşmanın önünü en başından zahmetsizce kesebilir. Gaziantep’te sıklıkla karşılaştığımız bir olgu olarak, bazı işçiler sendikayı işten tazminatla ayrılabilmenin bir aracı olarak kullanır. Tazminat vermemesiyle ünlü bu fabrikadaki sendikalaşma sürecinin ilk aşamasında da benzer bir durum yaşandı: Öncü işçiler, gizli yürütülmesi gereken süreçte kendilerini oldukça açık ettiler, hatta işyeri yönetiminin gözü önünde sendika üyeliği için çağrıda bulundular. Nihayetinde amaçlarına ulaştılar ve tazminatlarını alarak işten ayrıldılar. Ancak fabrikadaki sendikalaşma süreci, sendikayı kendi hesaplarına araçsallaştıran bu ilk girişimin ardından, daha yüksek bir ciddiyet ve gizlilikle yeniden örgütlendi ve sendikalaşma süreci yaz ortası yeniden başladı.
Bu süreci istisnai kılan, Suriyeli geçici koruma statüsündeki işçilerin yalnızca sendikaya katılmaları değil, sendikalaşmanın öncüleri arasında yer almalarıdır. Her ne kadar bu sendikalaşma girişimi yetkiyle sonuçlanmamış olsa da, BİRTEK-SEN’i inşa eden kadroların yürüttüğü 2021’deki bu sendikalaşma deneyimi Türkiye’de bir ilkti: Suriyeli işçiler yalnızca katılmadı, aynı zamanda örgütlenmenin öncülüğünü üstlendi.
Düşük ücretler, ağır bedensel çalışma, kameralar ve amirler aracılığıyla sürdürülen yoğun gözetim, işçilere yönelik haysiyet kırıcı söz ve tutumlar, dinlenme sürelerinin kısalığı ve aşılması durumunda tutanak vb. yaptırımlarla karakterize olan işyeri, sıkı fabrika rejiminin tipik bir örneği olarak görülebilir. İşçilerin yemek molalarında bir küçük bardak su içme hakları olduğunu, ikinci bardak suyu ya isteyemediklerini ya da aldıklarında kötü sözler işittiklerini ayrıca ifade etmeliyim. Bu işçi mobilizasyonunu anlamak adına yürüttüğüm tez çalışması kapsamında görüştüğüm işçiler bu yoğun gözetim ve disiplin mekanizasını şöyle ifade etmişlerdi:
“Yemekten tuvalete kadar her şey zamanlı. Hani askeriyede gibi, 6-7 dakika kala zil çalıyor, ‘süreniz bitiyor içeri geçin’ diye bağırmaya başlıyorlar. Zaten 30 dakika ara var. Ben yemek mi yiyeyim, tuvalete mi gideyim, çay sigara mı yapayım? 6-7 dakika kala ‘içeri geçin’ diye bağırıyor. İş zaten stresli. Araya çıkıyorsun, burada da rahat bırakmıyorlar.” (44, Yerli İşçi, Erkek)
“Ya molada bile rahat bırakmazlar insanı. Yemekten önce bir kez, yemekten sonra bir kez 10 dakikalık sigara ve tuvalet molamız vardı. 10 dakika sadece. Çay içemiyorduk, yoktu. İnsanlık hali 10 dakikalık molada birkaç dakika gecikiyorsun. Çok özür dilerim, biz kadınız neticede. Özel günlerimiz oluyor. Birkaç dakika gecikiyorsun doğal olarak. Çıkınca neredeydin, niye geciktin, telefonla mı konuşuyorsun, işten mi kaytarıyorsun, diye bağırıyorlar insan içinde, utandırıyor seni. Özel günün olduğunu söylemiyorsun elin adamına. Bunun için bile tutanak tutuyorlardı. Benim 15 tane tutanağım vardır ama kayda değer bir şey yoktu. İş konusunda tutanağım yok hiç, kimse laf söyleyemez. Hep böyle sudan sebeplerle. Yok lavaboda niye bu kadar kaldın, yok sigarada neden bu kadar kaldın diye.” (30, Yerli İşçi, Kadın)
Bu yönleriyle distopik çalışma sahası izlenimi uyandıran işyerinde sendikalaşma süreci, yaz ortası kurulan işyeri komitelerinin öncülüğünde, yalnızca daha yüksek ücret talebiyle değil, aynı zamanda çalışma koşullarının hafifleyeceği, gözetimin azalacağı ve işçilerin haysiyetini zedeleyen tutumların ortadan kalkacağı beklentileriyle oldukça hızla ilerlemeye başladı. Ancak sendikalaşma esas ivmesini kazandıran olay, fabrika içerisinde oldukça sevilen bir formenin, tam da bu süreçte işten çıkarılması oldu.
Hukuksuzca işten çıkarılan işçi, sendikanın önlüğünü giyerek fabrika önünde işe iade talebiyle direnişe başladı. Bu süre zarfında sendikalaşma sürecini olağanüstü bir ivme kazandı. Öncesinde yaklaşık 60 işçi sendika üyesiyken, bu işten çıkarmanın ardından sendika üyesi sayısı 180’e çıktı. Sendikanın üye sayısındaki hızlı artış, yalnızca sevilen bir işçi arkadaşına sahip çıkma refleksiyle açıklanamaz; aynı zamanda işçilerin, işten çıkarılan arkadaşlarına sendika tarafından sunulan hukuki, maddi ve politik desteği somut biçimde görmeleri bu artışta esas etken olmuştur.
“Sendika destek çıktı. Avukat desteği veriyorlardı en önemlisi. Günlük cep harçlığı, yeme içme destek veriyorlardı. Çalışma gibi olmasa da destek vardı. Biz içeride çalışanlar da biliyorduk bunu. Yani sendikanın Hakan’ın (isim değiştirilmiştir) arkasında durduğunu. Bu böyle bir güven veriyor insana. İçeride iki düşünce vardı işçilerin arasında o zaman. Hakan çıkarıldıktan sonra ‘bizi de atarlar’ diyorlardı, korkmuştu bazıları. Öbürleri de ‘bugün ona olan yarın bize olur’ diyordu. Aradan zaman geçtikçe insanlar üye olmaya devam ettiler. Bir de şöyle bir şey oldu işçilerde. ‘Hakan oturuyorsa bizi çıkaramazlar, çünkü işten çıkan onun yanına gider oturur’ denildi. Onun dışarıda olması bize içeride güç verdi anlayacağın. Daha rahat sendikayı büyüttük.” (40, Erkek, Yerli İşçi)
Tam da bu anda, bir Suriyeli işçi daha benzer sebeplerle işten çıkarıldı ve o da sendika önlüğünü giyerek fabrika önünde direnişe başladı. Bir yerli ve mülteci işçinin işe iade talebiyle fabrika önünde birlikte sürdükleri bu direniş Türkiye emek hareketi açısından bir ilkti . Üstelik bu direniş, Türkiye’de göçmen karşıtlığının “en sıcak yazında” yaşandı: Ankara Altındağ’da göçmenlere yönelik saldırıların yaşandığı ve kendisini göçmen karşıtı siyasetin merkez üssü olarak kuran Zafer Partisi’nin kurulduğu günlerde. Bir yanda mültecileri krizin sorumlusu ilan eden bir siyaset güç kazanırken, diğer yanda işçiler—yerli ve mülteci birlikte—ekmek ve haysiyet için omuz omuza mücadele ediyordu.
Zafer Partisi’nin 2021 yazı ile birlikte hız kazanan ve 2023 seçimlerinde zirve noktasına ulaşan göçmen karşıtı siyaseti, uluslararası aşırı sağın söylem ve yöntemlerine büyük ölçüde yaslanan, oldukça tanıdık ve bir o kadar da kaydadeğer sonuçlar yaratan bir çizgi izliyor. Bu siyasetin alameti farikası; toplumsal sorunlar ile onların gerçek nedenleri arasındaki iliyet bağını koparmasında, esas sorumluları silikleştirmesinde, karmaşık sorunları toplumsal olarak içselleştirilmiş nefret ve korkunun beslediği komplo teorileri ile basitleştirmesinde, toplumun ötekilerini sorunların kaynağı olarak işaret etmesinde.
Bugün aşırı sağ, özellikle sosyal medya gibi yeni araçlar kullansa da göçmen karşıtı dil yeni değil; yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Endüstriyel kapitalizm boyunca göçmen işçiler, sadece ucuz işgücü değil, aynı zamanda işçi sınıfının bütününü denetlemenin ve disipline etmenin bir aracı olarak kullanıldı. Bu sayede ücretler baskılandı, çalışma süreleri uzatıldı ve grev gibi kolektif direnişler zayıflatıldı. Amaç, işçilerin örgütlenme gücünü kırmaktı. Yerli ve göçmen işçiler arasında kurulan rekabet ise bu sistemin en temel dayanaklarından biri oldu.
Gaziantep’te yerli ve mülteci işçilerin birlikte yürüttüğü sendikalaşma süreci, işçiler arasına tarihsel olarak ekilen rekabet tuzaklarına ve bugün aşırı sağın beslediği göçmen düşmanlığına karşı birlikte yaşamı öğreten bir mücadele okulu işlevi gördü. Sendikanın işçilerle yaptığı toplantılarda aşırı sağın mültecilerle ilişkilendirdiği sorunlar tartışıldı, göçmen karşıtı söylemlere karşı işçi sınıfının birliği vurgulandı ve yerli ve mülteci işçiler arasında somut ortaklıklar kuruldu. Emek enternasyonalizmine dayanan bu sınıf sendikacılığı yaklaşımı, Türkiye genelinde yükselen göçmen karşıtlığını durduramasa da o fabrika özelinde işyeri yönetiminin sendikasızlaştırma stratejisinde kullandığı bölücü dili zayıflattı. Ancak bunun ötesinde daha öncesinde Suriyeliler’in daha ağır ve zor işler aldığı fabrikadaki etnik hiyerarşiye dayalı iş bölümünü de etkisizleştirdi. Mehmet Türkmen bu süreci şöyle anlatmıştı:
“O vakitler Bolu Belediye Başkanının Suriyelilerle ilgili ırkçı söylemleri gündemdeydi. Bu tartışmalar ve bizim fabrikadaki çalışmamız sürerken bir de Altındağ olayları oldu. Biz zaten her hafta toplantı yapıyorduk işçilerle, sıcağı sıcağına bir örgütlenmeydi. Her gün fabrikada bir gelişme oluyordu ve biz de bu vesileyle işçilerle sürekli toplanıyorduk. Bu toplantıların çoğuna Suriyeli işçiler de katılıyordu. 50’ye yakın işçinin katıldığı, en az üçte birinin Suriyeli olduğu bir toplantıda, Altındağ olayını ben özellikle gündem yaptım. ‘Memlekette böyle şeyler yaşanıyor, ne düşünüyorsunuz’ dedim, ‘siz orada beraber çalışıyorsunuz, beraber yaşıyorsunuz sizin aranızda bir gerginlik oldu mu?” diye sordum. İşçiler böyle şeyleri çok konuşmak istemiyorlar. Suriyelilerinki anlaşılır ama Türkler de Suriyelilerin yanında bunu çok tartışmak istemiyorlar. Ama biz işçilerin bunları konuşması için çok inat ettik. Çünkü biliyoruz ki birlikte konuştukça birbirlerini tanıyacaklar, rahatlayacaklar. Nihayetinde konuşmaya da başladılar. Biz mümkün olduğunca bu örgütlenmenin örnek bir örgütlenme olacağını, özellikle burada Türk, Kürt, Arap işçilerin birlikte örgütlenmesinin bütün işçi sınıfına örnek bir örgütlenme olacağını, işçilerin bu tür ayrımlara karşı birlikte hareket etmesi gerektiğini anlattık. Patron sömürürken Suriyeli, Türk diye ayırmıyorsa, siz de mücadele ederken ayırmayacaksınız diye çok konuştuk.”
Nihayetinde, bugün BİRTEK-SEN çatısı altında faaliyetlerini sürdüren kadroların 2021 yazında yürüttüğü sendikalaşma süreci, işyeri yönetiminin taviz ve tehditleri birlikte kullanan taktikleri ve en sonunda tüm işçilere tazminatlı çıkış hakkı sunmasıyla sona erdi. İşten atılan bir işçiyle kurulan dayanışmayla hızla güç kazanan bu süreç, kritik bir anda, işçilerin tazminat alarak bu ağır koşullardan çıkma beklentisinin öne geçmesiyle dramatik biçimde zayıfladı. Başlangıçta örgütlenmenin öncülüğünü üstlenen Suriyeli işçiler ise sürecin sonuna kadar en dirençli kalan grup oldu; yerli işçilerin ifadesiyle, “bizden daha sağlam durdular.”
Sonuç olarak, Gaziantep’teki bu tekil sendikalaşma deneyimi, göçmen karşıtlığının yoğun biçimde üretildiği bir dönemde bile işçi sınıfının parçalanmasının ve halklar arası düşmanlığın kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. Yerli ve mülteci işçilerin ortak çıkarlar etrafında kurduğu bu kırılgan ama öğretici birliktelik, sermayenin rekabet üzerinden kurduğu bölme stratejilerine karşı sınıf temelli bir karşı-pratiğin mümkün olduğunu ortaya koydu. Sürecin başarıyla sonuçlanmamış olması bu deneyimin değerini azaltmıyor; aksine, sınıfın ancak bu tür karşılaşmalar, gerilimler ve ortak mücadeleler içinde kurulduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
[1] Türkiye’de Bakanlıklar gibi kamu kurum ve kuruluşlarından ILO gibi uluslararası örgütlere kadar pek çok yapı, mülteci istihdamının kayıtlı hale getirilmesi için çeşitli programlar uygulamaya koymaktadır. Örneğin Ocak 2017’de ilan edilen İstihdam Seferberliği Programı kapsamında, geçici koruma statüsüne sahip Suriyeliler, daha önce ücretsiz olarak yararlandıkları İŞKUR mesleki eğitimlerine ek olarak doğrudan istihdam teşvik mekanizmalarına da dahil edilmişlerdir. Öte yandan, Uluslararası Çalışma Örgütü de özellikle 2018 yılının sonu itibariyle Türkiye’de yaşayan Suriyeli mültecilerin istihdamının kayıtlı hale getirilmesi için faaliyetlere başlamıştır. Almanya Federal Cumhuriyeti’nin KfW Kalkınma Bankası’nın fonlarıyla hayata geçirilen “Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler ve Türk Vatandaşları için İnsana Yakışır İşlerin Desteklenmesi” isimli projesi, ücretler ve sosyal güvenlik primlerinin bir kısmı ile çalışma izni masraflarını karşılamaktadır. Yine İŞKUR ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı iş birliğiyle ve Dünya Bankası desteğiyle hayata geçirilen “Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler ve Türk Vatandaşları için İstihdam Desteği Projesi de stajyer olarak istihdam edilen işçilerin 3 ay boyunca ücretlerini karşılamakta, ardından işverenlerin stajyerlerin 5’te 1’ini program sonrasında da istihdam etmesini beklemektedir.
**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.





