18 Mart 2016 tarihinde imzalanan AB-Türkiye Göç Mutabakatı, düzensiz göç akışlarını sınırlandırmayı hedefleyen ve Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin dış sınırlarının fiili bir uzantısı haline getiren bir düzenleme olarak hayata geçti. Anlaşma, bir yandan mali destek ve yeniden yerleştirme mekanizmaları içerirken, diğer yandan Türkiye’yi “güvenli üçüncü ülke” olarak konumlandırarak sığınma süreçlerini dışsallaştıran bir çerçeve sundu. On yılın sonunda Mutabakat, yalnızca bir göç yönetimi aracı değil; Türkiye’de göç rejimini, uyum politikalarını ve sivil toplum alanını yeniden şekillendiren yapısal bir mekanizma haline gelmiş durumda.
Göç Araştırmaları Derneği (GAR) olarak hazırladığımız bu değerlendirme metni, Mutabakatın mali, hukuki, toplumsal ve kurumsal etkilerine odaklanıyor. Ortaya çıkan tablo, başlangıçta kısa vadeli bir kriz yönetimi aracı olarak tasarlanan bu politikanın zamanla kalıcı bir güvencesizlik rejimine dönüştüğünü gösteriyor.
Mali Destekten Bağımlılığa, Bağımlılıktan Geri Çekilmeye
Mutabakatın en görünür boyutlarından biri mali destek mekanizması oldu. Başlangıçta 3+3 milyar avro olarak öngörülen FRIT fonları zamanla yaklaşık 11 milyar avroya ulaştı ve Türkiye açısından en büyük dış hibe programlarından birine dönüştü.
Bu kaynaklar, ağırlıklı olarak eğitim ve sağlık gibi temel hizmet alanlarına yönlendirilse de, ortaya çıkan yapı, sürdürülebilir bir kamu politikası üretmekten ziyade, dış finansmana bağımlı bir model yarattı. Zaman içinde çok aktörlü yapıdan proje bazlı modele, oradan da dış finansmanın geri çekildiği ve kamu hizmetlerinin daraldığı bir aşamaya geçildi.
Bu dönüşümün en somut örneklerinden biri, geçici koruma statüsündeki Suriyeliler için ücretsiz sağlık hizmetlerinin 1 Ocak 2026 itibarıyla sona erdirilmesi oldu. Sağlık hizmetlerinin katılım payına tabi hale gelmesi, yalnızca teknik bir finansman değişikliği değil; hizmetlere erişimin sınırlandırılması yoluyla geri dönüşleri teşvik eden dolaylı bir politika aracı olarak işliyor. Özellikle kronik hastalığı olan bireyler ve aileler açısından ağır sonuçlar doğurduğu şimdiden görülüyor.
Hukuki Çerçevenin Aşınması ve “Gönüllü” Geri Dönüşler
Mutabakatın en sorunlu alanlarından biri hukuki sonuçları oldu. Uluslararası koruma rejiminin temel ilkeleri zayıflarken, sağlık gibi en temel haklara erişimin kademeli olarak daraltılması, insanların “gönüllü geri dönüş” başlığıyla sunulan ama fiilen zorunlu hale gelme riski taşıyan geri dönüşlere yönelmesi sığınma hakkının etkinliğini sorgulatan bir çerçeve oluşturdu.
AB’nin yeni göç ve iltica düzenlemelerinde “güvenli üçüncü ülke” tanımının gevşetilmesi de bu süreci güçlendirdi. AB’nin yeni Göç ve İltica Paktı’nda 1951 Sözleşmesi’ne tam uyum şartının kaldırılması ve daha esnek koruma kriterlerinin benimsenmesi, uluslararası koruma sistemindeki aşınmayı derinleştirdi.
Türkiye’de idare mahkemelerinde göçe ilişkin davaların en büyük dosya grubunu oluşturmasına rağmen, bu davalarda sığınmacılar lehine verilen kararların az sayıda olması, hak arama yollarının daraldığını gösteriyor. 2018’de sığınma başvurularının değerlendirilmesinde Göç İdaresi Başkanlığı’nın tek yetkili kurum haline gelmesiyle birlikte başvuru sayılarındaki keskin düşüş de bu tabloyu tamamlıyor. Bu durum, hem hukuki alanın daraldığını hem de başvuru yapma iradesinin zayıfladığını ortaya koyuyor.
Toplumsal Kabulün Zayıflaması ve Mülteci Karşıtlığın Sıradanlaşması
Mutabakatın en belirgin etkilerinden biri, toplumda mültecilere yönelik kabulün giderek zayıflaması oldu. Bir yandan Türkiye’ye aktarılan mali desteklerin önemli bir bölümünün yalnızca Suriyelilere yönlendirilmesi, ülkede artan yoksullaşma ile birleşerek toplumsal tepkileri besledi. Öte yandan, Mutabakatın temel amacının göçmenleri Avrupa sınırları dışında tutmak olduğu yönündeki yaygın algı, küresel bir sorumluluğun orantısız biçimde Türkiye’nin üzerine bırakıldığı düşüncesini güçlendirdi.
Bu koşullar altında, başta Suriyeliler olmak üzere göçmen gruplar gündelik yaşamda daha görünür biçimde dışlanmaya başladı; mülteci karşıtlığı ise istisnai bir tepki olmaktan çıkarak giderek olağan ve sıradan bir tutum haline geldi. Bu dönüşüm yalnızca söylem düzeyinde değil, kamu politikaları ve gündelik pratikler aracılığıyla da pekişti.
Uyum Politika ve Programlarının Geri Çekilmesi
Aynı dönemde uyum ve entegrasyon alanında da belirgin bir geri çekilme yaşandı. Mutabakatın ilk yıllarında daha görünür ve görece esnek biçimde ele alınan birlikte yaşam ve uyum politika ve programları, özellikle 2020 yılı sonrasında pandemi ve ekonomik krizin etkisiyle giderek geri plana itildi. Bu alanın büyük ölçüde dış fonlara bağımlı olması ve kaynakların azalması, süreci daha da hızlandırdı. Siyasi aktörlerin göç konusunu giderek daha az tartışması ve meselenin kamusal gündemde geri plana düşmesi ise, bu alandaki demokratik tartışma ve çözüm arayışlarını sınırlayan bir etki yarattı.
Sivil Toplumun Daralan Alanı
Bu tabloya paralel olarak sivil toplum alanında da belirgin bir sessizleşme ve etkisizleşme yaşandı. Mutabakat sonrasında bir süre güçlü şekilde varlığını sürdüren sivil toplum alanı, son yıllarda ciddi bir varoluş mücadelesi ile karşı karşıya kaldı.
AB–Türkiye Mutabakatı çerçevesinde sağlanan fonlar, ilk dönemde sivil toplumun kapasitesini artıran bir rol oynasa da, büyük ölçüde proje bazlı, kısa vadeli ve teknik odaklı yapıları nedeniyle bu alanın yönünü de belirledi. Bu durum, hak temelli savunuculuk faaliyetlerinden ziyade hizmet sunumuna dayalı, daha dar kapsamlı ve ölçülebilir çıktılara odaklanan bir çalışma biçimini teşvik etti.
Aynı zamanda, göç yönetiminin giderek daha güvenlik odaklı bir çerçevede ele alınması ve siyasal tartışma alanının daralması, sivil toplumun eleştirel ve savunuculuk temelli rolünü sınırlandırdı. Bu süreçte finansal bağımlılık, siyasi ve kurumsal baskılar ile görünürlük kaygısı birleşerek, savunuculuk faaliyetlerinin yerini giderek daha düşük profilli hizmet sunumlarına bırakmasına yol açtı.
Sonuç olarak, hak temelli çalışmalardan uzaklaşma, artan oto-sansür ve faaliyetlerin daralması, hem kurumların hem de bireylerin hareket alanını belirgin biçimde sınırladı.
Küresel Bir Model mi, Uyarı Hikâyesi mi?
AB-Türkiye Mutabakatı, Avrupa Birliği tarafından sıklıkla “başarılı” bir model olarak sunuluyor. Ancak bu “başarı”, göç ve iltica süreçlerini insani ve sürdürülebilir biçimde yönetmekten ziyade, göç akışlarının Avrupa sınırları dışında tutulmasına dayanıyor.
Tunus, Nijer ve Nijerya gibi ülkelerde bu model aynı zamanda bir “uyarı hikâyesi” olarak okunuyor. Bu ülkeler, Türkiye örneğine bakarak AB’nin benzer mutabakat girişimlerini hem bir pazarlık aracı hem de temkinle yaklaşılması gereken bir deneyim olarak değerlendiriyor. Bu durum, dışsallaştırma politikalarının küresel ölçekte yeniden müzakere edildiğini ve giderek yaygınlaştığını gösteriyor.
Sonuç: Kalıcı Bir Geçicilik Rejimi
On yılın sonunda Mutabakat, geçici bir kriz yönetimi aracından kalıcı bir yönetişim modeline dönüşmüş durumda. Bu model Avrupa açısından sınırların korunmasını sağlarken, Türkiye’de göçmenler için artan güvencesizlik, haklara erişimde daralma ve toplumsal dışlanma üretiyor.
Sivil toplumun zayıflaması, akademik üretimdeki tıkanmalar ve kamusal tartışma alanının daralması, bu sürecin daha geniş bir toplumsal ve demokratik etki yarattığını gösteriyor. Önümüzdeki dönemde göç meselesini güvenlik ekseninin ötesine taşıyarak haklar, eşitlik ve toplumsal adalet perspektifiyle yeniden ele almak kritik önem taşıyor.





