Skip to content
  • GAR
    • Hakkımızda
    • Yönetim
    • Faaliyet Raporları
    • Duyurular
    • Üyeler
    • Ekibimiz
    • Tüzük
    • Politika Belgeleri
  • Yayınlar
    • Açıklamalar
    • Okuma Listeleri
    • GarBlog
    • Bültenler
    • Kitaplar
    • GAR Youtube
    • GAR Podcast
  • GARSanat
    • Birlikte Yaşam Yaz Sanat Kampı
    • EGEHUB
    • Göçmen Müzisyenler
    • Göç Sanat Dayanışma Söyleşi Serisi
    • Rebloom Festivali
    • Öteki Hikayeler
  • GAR Akademi
    • Eğitimler
    • GarEP
      • 2003 Güz Dönemi – 2024 Kış Dönemi
      • 2023 Bahar Dönemi
      • 2022 Güz Dönemi
      • 2022 Bahar Dönemi
      • 2021 Güz Dönemi
      • 2021 Bahar Dönemi
    • Yaz Okulları
  • Etkinlikler
    • Atölye ve Konferanslar
    • Güncel Göç Seminerleri
  • Araştırmalar
  • İletişim
logo5

Türkiye’de tekstil çözülürken: Sermayenin çıkışı, işçilerin çöküşü – Prof. Dr. Çağla Ünlütürk ile söyleşi

Türkiye’de tekstil sektörü bugün yalnızca konjonktürel bir daralma değil, çok daha derin ve yapısal bir çözülme süreciyle karşı karşıya. Yükselen maliyetler, Avrupa pazarındaki durgunluk, üretimin Mısır gibi ülkelere kaydırılması ve devletin yüksek katma değerli sektörlere geçiş söylemi, milyonlarca işçinin yaşamını doğrudan etkileyen yeni bir dönemi şekillendiriyor. Fırat Çoban, Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Çağla Ünlütürk ile gerçekleştirdiği bu söyleşide, Türkiye tekstil sektöründeki dönüşümü; işsizleşme, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarındaki değişiklik, göçmen ve kadın emeği, sermayenin yön arayışı ve devletin ekonomi politikaları ekseninde konuştu.

 

Fırat Çoban: Hoş geldiniz hocam. Söyleşi davetimi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Oldukça uzun süredir Türkiye’de tekstil sektörü üzerine çalışıyorsunuz. Sektörün son 10 yıllık resmini çıkarabilir misiniz?  En belirgin değişimler neler oldu? Bugün tekstil sektörünün bir bunalımda ya da bir krizde olduğu ifade ediliyor. Siz bunu nasıl tanımlıyorsunuz? Bugünkü durum daha önceki benzer süreçlerden nasıl ayrışıyor?

 

Çağla Ünlütürk:  Tekstil ve konfeksiyon sektörü Türkiye’de ihracata dayalı büyüme modelinin belkemiği sektörlerinden biriydi. Emek yoğun yapısıyla imalat sanayiinde en yüksek istihdam sağlayan sektörlerden biri oldu. Özellikle kadın istihdamının en yoğun olduğu imalat kolu da tekstil ve konfeksiyon. Türkiye özellikle 2013’te Bangladeş’te yaşanan Rana Plaza Faciası’ndan sonra “sosyal uygunluk” açısından öne çıktı; Bangladeş ya da Vietnam gibi ülkelere kıyasla markaların imajını daha az riske atan bir üretim zemini sunması, kalitenin yüksek, termin sürelerinin çok kısa olması gibi özellikleriyle Avrupa’nın temel tekstil ihracatçılarından biri konumundaydı. Bu da tekstil sektörünü gerçekten çok önemli bir istihdam sahası haline getirmişti.

 

2015’te de iç ve dış konjonktürel gelişmeler, özellikle de Euro krizi nedeniyle sektörde kısmi bir daralma yaşanmış ancak sonra toparlanmıştı. Önceki krizlerden farklı olarak, son dönemde yaşanan tekstil ve konfeksiyon krizi konjonktürel olmaktan ziyade yapısal bir daralmaya benziyor. Başta yükselen enflasyon ve artan girdi maliyetleri olmak üzere birçok unsur sektörü zorladı. Enerji, kira, ulaşım, pamuk, aksesuarlar yani sektörde kullanılan tüm girdiler çok pahalı hale geldi. Ücretler çok düşük ancak rekabet halinde olunan ülkelere göre oldukça yüksek düzeyde. Türkiye tarımındaki çözülüş de burada önemli bir etken. Çünkü pamuk tekstil için temel girdilerden biri ve Türkiye giderek bir pamuk üreticisi olma özelliğini kaybediyor. Faizlerdeki yükseliş, izlenen döviz kuru rejimi ile ihracattaki kur avantajının kaybedilmesi gibi Türkiye kaynaklı ekonomik gelişmelere Avrupa piyasasında yaşanan ciddi durgunluk da eklenince, Avrupa’ya ihracatla büyüyen tekstil ve konfeksiyon sektörü açısından tablo daha kırılgan hale geldi.

 

Bunun yanında, başta Sanayi Bakanlığı olmak üzere çeşitli yönetici aktörlerin de açık biçimde ifade ettiği bir ekonomi politikası tercihi var: Türkiye’nin tekstil gibi düşük katma değerli sektörlerden çekilmesi ve yatırımların daha yüksek katma değerli alanlara yönlendirilmesi. Ancak bu tercihin somut ve bütünlüklü bir politikaya dönüştüğünü görmekte zorlanıyoruz.

 

Kuşkusuz her sosyal politikacı, işçilerin daha iyi koşullarda çalışacağı, daha yüksek katma değerli üretim alanlarına geçişi destekler. Fakat bugün Türkiye’de gördüğümüz şey, yüksek katma değerli sektörlerde yeni istihdam alanları yaratılması değil; giderek daralan düşük katma değerli sektörlerde işsiz kalan ya da daha kötü çalışma koşullarına ve daha düşük ücretlere razı olmak zorunda bırakılan işçiler. Yani ortada, işçilerin yeni sektörlere geçerek daha iyi koşullarda istihdam edildiği bir dönüşüm yok.

 

Fırat Çoban: Türkiye’de tekstil sektörü, küresel ölçekte sahip olduğu düşük maliyet avantajını; uzun çalışma saatlerine, enformel çalışmaya ve yüksek sömürü oranlarına dayanan o yapısal avantajını yitirmeye başlıyor. Şu anda da tekstil sektöründe giderek belirginleşen bir eğilim görüyoruz: üretimin Mısır başta olmak üzere başka bölgelere kaydırılması. Üretimdeki bu coğrafi kayışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Çağla Ünlütürk:  Türkiye’de binlerce tekstil fabrikası ve atölyesi kapandı. Sadece SGK verilerine baktığımızda bile, tekstil ve hazır giyim sektöründe çalışan sayısının 2025 Ocak’tan 2026 Ocak’a kadar geçen bir yıl içinde yaklaşık 110 bin kişi azaldığı anlaşılıyor. Tekstil, imalat sanayiinde kayıtdışılığın en yüksek olduğu sektör. Dolayısıyla kayıtdışı çalışanları da eklersek sadece son bir yılda yaklaşık 200 bin kişilik bir istihdam kaybı yaşandığını söylemek mümkün. Bu tablo gerçekten çok ağır.

 

Mısır meselesine baktığımızda ise şöyle bir durum var: Çoğu tekstil işvereni ayakta kalma stratejisi olarak tüm maliyetleri, en çok da işgücü maliyetlerini düşürebilecekleri bir yöntem arayışında. Mısır’daki asgari ücretin yaklaşık 140-150 dolar seviyesinde olmasından yararlanmaya çalışıyorlar. Ancak, Mısır’ın kendilerine uzun vadede ne sağlayacağını da tam olarak görebilmiş değiller. Pek çoğu merkezini Türkiye’de tutmaya devam ediyor. Orada süreci yönetemeyen çok sayıda firma da oldu. Sonuçta Türkiye tekstilinde yıllardır çalışan, görece vasıflanmış bir iş gücü var; üretim kalitesi yüksek, termin süreleri kısa. Patronların önemli bir kısmı, bu avantajların Mısır’da yeniden üretilebilip üretilemeyeceği konusunda ciddi kaygılar taşıyor. Dolayısıyla Mısır, Türkiye tekstil ve konfeksiyon sermayesi açısından şu an için kalıcı ve güvenli bir liman olarak görülmüyor. Daha çok, ayakta kalabilmek için bir çıkış yolu arayışı söz konusu.

 

Bunun dışında Avrupa dışındaki ihracat bölgelerine yönelme, teknik tekstil üretimine yönelme ve yatırımları başka sektörlere kaydırarak çeşitlendirme gibi arayışlar da var. Örneğin Denizli inşaat, güneş enerjisi gibi farklı yatırım alanlarına da kaymaya çalışıyor. Öte yandan sermayenin ne yaptığına değil de işçilerin ne yaşadığına bakacak olursak bu durumun sektördeki işçiler, özellikle de kadın işçiler ve göçmen işçiler açısından ağır sonuçları olduğunu söyleyebiliriz.

 

Fırat Çoban: Tam da oradan devam edelim. Bu süreçte tekstil işçilerinin gündelik hayatında neler oluyor? 200 binden fazla kişinin bir yıl içinde işsiz kaldığı bir sektör ortamında ücretler, çalışma saatleri, çalışma koşulları nasıl değişiyor? Özellikle göçmen işçiler ve kadın işçiler bu süreçten nasıl etkileniyorlar?

 

Çağla Ünlütürk: On yıl önce de Çin, Bangladeş ve Vietnam gibi iş gücünün çok ucuz, çalışma koşullarının ise oldukça kötü olduğu ülkelerle rekabet vardı ve bu durum emek açısından dibe doğru yarış diye adlandırdığımız sosyal standartları sürekli aşağı çekme, reel ücretlerde düşüş, uzun çalışma süreleri, enformelleşme, fason üretim ağlarının genişlemesi ve sendikasızlaşma gibi eğilimler yaratıyordu. Bu sektörde, çalışma koşulları kötü, katma değer düşük, iş gücü açısından gerçekten ağır sömürü koşulları var. Sömürünün yüksek olduğu pek çok sektörde olduğu gibi, 90’lardan bu yana tekstil sektörü Türkiye’deki bütün kırılgan grupları – özellikle kadınlar ve göçmenleri- emen bir iş gücü sahası oldu.

 

Bugün yaşanan durumdaki temel sorun şu: Biz Türkiye’nin tekstil sektörünü bir ekonomik genişleme ve refah döneminde kaybetmiyoruz. Eğer öyle olsaydı tablo farklı olabilirdi. Belki sosyal politika açısından, “yoğun sömürü alanı daralıyor; işçiler daha örgütlü, daha güvenceli sektörlere kayıyor” diyebilirdik. Ama bugün karşı karşıya olduğumuz şey böyle bir dönüşüm değil. Tam tersine, kriz ortamında gerçekleşen bir çözülme ve işsizleşme süreci.

 

Dolayısıyla zaten işçi sınıfı açısından son yılların belki de en ağır ekonomik tablosunun yaşandığı bir dönemdeyiz. İnsanların artık gerçek anlamda açlıkla yüz yüze kaldığı bir dönemde, Türkiye’de imalat sanayinin en emek yoğun alanlarından biri olan tekstilin çözülüyor olması, çok sayıda insanı doğrudan yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya bırakıyor. Zaten çoğu sektörde ciddi bir daralma var. Öne çıkan alanlara baktığımızda ise örneğin enerji sektörünü görüyoruz. Denizli’de de sermayenin yöneldiği alanlara baktığımızda güneş enerjisi, trafo üretimi gibi sektörler öne çıkıyor. Bir miktar madenciliğe yönelim de var.

 

Peki bu sektörlere açık biçimde bir cinsiyet atfedebilir miyiz? Maalesef evet. Bunlar geleneksel olarak erkek emeğine dayalı sektörler. Dolayısıyla bu alanlarda bir kadın işçinin, hele ki göçmen bir kadın işçinin kendine yer bulabilmesi oldukça zor. Zaten tekstilin yerine geçebilecek kadar emek yoğun yeni sektörler de çok sınırlı. Yani “tekstil küçülüyor ama yerine şu sektör büyüyor” diyebileceğimiz alan sayısı az; onların da büyük kısmı erkek iş gücüne dayanıyor. Kaldı ki genel eğilim de emeğin ikamesine, yani daha az işçiyle üretime dayanıyor. Türkiye’deki ekonomik kriz koşullarıyla birlikte bu eğilim daha da sertleşmiş durumda. Dolayısıyla tekstilden çıkan kadın işçilerin yönelmek zorunda kaldığı alanlar çoğunlukla hizmet sektörünün belirli kolları oluyor. Ancak bu alanlar da özellikle göçmen kadınlara büyük ölçüde kapalı. Çünkü birçok işyeri, örneğin AVM’lerdeki görünür satış alanlarında, göçmen kadın istihdam etmeyi tercih etmiyor. Bu nedenle özellikle göçmen kadın işçiler açısından gerçek bir açlık ve derin yoksullaşma riskiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Ama bunu yalnızca bir öngörü olarak değil, daha güçlü biçimde ortaya koyabilmek için geniş saha verilerine ihtiyaç var. Çünkü göçmen iş gücü söz konusu olduğunda TÜİK verileriyle ya da resmi istatistiklerle sağlıklı sonuçlara ulaşamayacağımızı biliyoruz. Kendi sahamızdan, kendi araştırmalarımızdan veri üretmek zorundayız. Denizli’deki firmaların insan kaynakları yöneticileri, artık firmaların göçmen işçilerle ilişkilerini büyük ölçüde kestiklerini söylüyorlar. Bunun önemli nedenlerinden biri olarak da SGK denetimlerinin son dönemde ciddi şekilde artmasını gösteriyorlar.

 

Bu tabloda göçmen işçiler açısından iki temel ihtimalden söz edilebilir. Birincisi, az önce sözünü ettiğim işsizliğe mahkumiyet. Sektördeki küçülmeyle birlikte çok sayıda göçmen işçi işsiz kaldı. Özellikle de göçmen kadın işçiler açısından durum çok daha ağır. Göçmen erkek işçilerin bir kısmının kaydığı alanlardan biri lojistik ve nakliye sektörü. Ancak burada da karşılarına çıkan işler çoğunlukla hamallık gibi en ağır, en güvencesiz işler oluyor. Kadın işçiler açısından ise durum daha da zor; çünkü fiziksel güç gerektiren, erkek egemen sektörlere geçiş imkanları oldukça sınırlı. Bu nedenle göçmen kadın işçiler açısından ciddi bir yoksullaşma ve açlık riski ortaya çıkıyor.

 

İkinci ihtimal ise sektörde kalabilen işçiler açısından söz konusu. Onlar için de ücretlerin düştüğü, çalışma koşullarının daha da kötüleştiği bir tablo görüyoruz. Çünkü artık küçülmüş bir istihdam alanı var ve çok daha fazla sayıda işçi o daralan alan içinde tutunmaya çalışıyor. Bu da doğal olarak patronların ücretleri baskılamasını ve çalışma koşullarını daha da ağırlaştırmasını kolaylaştırıyor.

 

Fırat Çoban: Peki sizce devlet ne yapmaya çalışıyor, neyi amaçlıyor tam olarak?

 

Çağla Ünlütürk: Ne ekonomi politikası, ne emek politikaları, ne de göç politikaları açısından tutarlı bir patika görebiliyorum. Göçmen emeği açısından baktığımızda, Türkiye’nin aşırı dalgalı göç politikası içinde göçmen emeğini düzenlemeye, entegre etmeye ve korumaya dönük bütünlüklü bir politikayı hiçbir zaman görmedik. Bu genel emek politikasından da bağımsız değil kuşkusuz. Şu anda da böyle bir alanın açılabilme ihtimalini görmüyorum. Çünkü tarihsel olarak şunu biliyoruz: Dünyanın hemen her yerinde, ekonomik kriz dönemlerinde göçmen karşıtı ve göçmen emeği karşıtı tutumlar yükselir. Bunun tersinin yaşandığı bir tarihsel örnek neredeyse yok. Türkiye’de de bugün ekonomik koşulların ev sahibi toplum açısından bu kadar ağırlaştığı bir dönemde, göçmenler açısından daha rahat ve daha kolay istihdam imkanlarının ortaya çıkmasını beklemek gerçekçi olmaz.

 

Fırat Çoban: Tekstil sektörü özelinde bir yaklaşım görebiliyor musunuz?

 

Çağla Ünlütürk: Açıkçası böyle bir daralma döneminde, tekstilin bu ölçüde, hızla çözülmesini engelleyecek bir politika paketi ortaya koymalarını beklerdim. Bu istenmiyorsa yüksek katma değerli üretim alanlarında yatırım ve istihdam yaratacak bir planlama yapılmalıydı. Elbette bu ekonomi yönetimiyle ve ana ekonomi politikalarıyla da çok ilişkili. Yani gerçekten yeni yatırım alanları yaratacak, iş gücünü hızla emebilecek, gerekiyorsa insanları yeniden eğiterek daha yüksek katma değerli sektörlere geçirecek somut bir eylem planı hazırlamak ve uygulamak gerekirdi. Üstelik bunun yalnızca İstanbul gibi merkezlerle sınırlı kalmayıp Anadolu’ya da yayılması gerekirdi. Fakat böyle bir yaklaşım görmedik. Krizin kementinin işçi sınıfının boynuna bağlandığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Üstelik işverenlerin önemli bir bölümü dahi neyle karşı karşıya olduklarını tam olarak kestiremiyor.

 

Şu anda yaptıkları şey daha çok üretimi Anadolu’ya kaydıran firmalara belirli teşvikler vermek. Örneğin Marmara Havzası’ndan Anadolu kentlerine taşınan işletmeler, çeşitli SGK teşviklerinden yararlanabiliyor. Ancak bu da aslında oldukça maliyetli bir seçenek. Çünkü ihracat dediğimiz süreç yalnızca üretim maliyetinden ibaret değil; lojistik, yükleme, sevkiyat ve ulaştırma giderleri de işin önemli bir parçası. Dolayısıyla üretimi Anadolu’ya kaydırmak, toplam maliyet açısından her zaman çok anlamlı bir avantaj yaratmıyor.

 

Fırat Çoban: Ben de yaptığım görüşmelerde benzer şeyler duyuyorum. Onlar da önlerini göremediklerini, nereye ve nasıl kaymaları gerektiğini bilemediklerini söylüyorlar. Bu anlamda işçilerle sermaye arasında bir söylem benzerliği var: Her iki taraf da iktidarın net bir stratejisinin olmadığını düşünüyor. Tekstil sermayesinin bugün en temel taleplerinden biri kurun baskılanmasının sona ermesi ve böylelikle dolar fiyatının yükselmesi. Ama mesele biraz şu noktaya gelmiş gibi görünüyor: Ya mevcut Şimşek programı uygulanacak ya da Türkiye’deki tekstil sektörü ayakta kalacak. İkisini aynı anda sürdürmek mümkün değilmiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Ama burada dikkat çekici olan şey şu: Üçüncü bir yol arayışı da görünmüyor. Örneğin Türkiye’nin geçmişte sahip olduğu yoğun emek sömürüsü anlamına gelen “düşük maliyet avantajını”, daha yoğun göçmen emeği sömürüsüyle, daha kayıtsız ve daha güvencesiz çalışma biçimleriyle yeniden üretmeye dönük açık bir strateji de yok. Gerçi artık Türkiye’de yalnızca göçmenler değil, yerli işçilerin önemli bir kısmı da göçmen emeğine benzer koşullarda yaşamaya ve çalışmaya başladı. Ama buna rağmen, bir yandan göçmen emeğini daha yoğun kullanmaya dönük bir yönelim de yok; tersine göçmenleri piyasadan süpürmeye devam eden bir yaklaşım görüyoruz. Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, oldukça yönsüz, belirsiz ve kaotik bir tablo. Peki hocam, Türkiye’de tekstil sektörünün geleceğine dair beklentiniz nedir?

 

Çağla Ünlütürk: Açıkçası benim öngörüm, Türkiye’de tekstil sektörünün bugünkü ağırlığını büyük ölçüde kaybedeceği yönünde. Bu çözülme ivmesinin önümüzdeki dönemde de hızla devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü dünya ekonomisindeki genel gidişata ve Avrupa’daki durgunluğa baktığımızda, tekstilin Türkiye açısından yeniden eski konumuna döneceğine dair güçlü işaretler görmüyoruz. Muhtemelen yalnızca kendine yeni pazarlar bulabilen, teknolojik dönüşüme uyum sağlayabilen, dijitalleşmeye entegre olabilen ya da teknik tekstil gibi daha özel alanlara kayabilen sınırlı bir tekstil endüstrisi varlığını sürdürebilecek. Bunların da daha büyük ölçekli sermaye grupları olması muhtemel. Dolayısıyla Türkiye’nin bir “tekstil ülkesi” olma niteliğinden oldukça hızlı biçimde uzaklaşacağını düşünüyorum.

 

Burada şunu da eklemek isterim: Serkan Öngel ile birlikte 2022-2023’te, Fair Wear Foundation için yaptığımız bir araştırma vardı. O dönemde bile — ki hem Türkiye’deki ekonomik koşullar bugünkü kadar sert değildi hem de tekstil sektörü henüz bu ölçekte bir kriz yaşamıyordu — ortaya çıkan tablo oldukça ağırdı. Araştırmada maddi yoksunluk oranı kadın işçilerde yüzde 87, erkek işçilerde ise yüzde 90 çıkmıştı. Görüşmeler İstanbul, İzmir ve Mersin’deki orta ölçekli tekstil işletmelerinde yapılmıştı. Yani tekstil işçileri, sektör henüz bugünkü kadar derin bir kriz yaşamazken bile çok ağır bir yoksullukla karşı karşıyaydı. Bugün, aradan geçen üç dört yılın ardından bu oranların çok daha ağırlaştığını tahmin etmek zor değil. Tekstilde çalışan işçiler o dönemde bile bu kadar ciddi maddi yoksunluk yaşarken, bugün bunların önemli bir kısmının işsiz kaldığını düşündüğümüzde ortaya çıkan tabloyu tahmin etmek mümkün. Bu nedenle önümüzdeki üç yıl açısından çok umutlu değilim. Özellikle işçiler ve göçmen işçiler açısından daha ağır bir yoksulluk, daha derin bir güvencesizlik ve açlık riski görüyorum. Ama elbette umarım yanılırım.

Prof. Dr. Çağla Ünlütürk: Lisans ve lisansüstü eğitimlerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak görev almıştır. 2011’den bu yana Pamukkale Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde öğretim üyesidir. Kadın Emeği Çalışan Feminist Akademisyenler (KEFA) ve Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Derneği (TOCİKAD) üyesidir. Kadın ve göçmen emeği, emek süreçleri ve sosyal politika alanlarında çalışmaktadır ve bu alanlarda ulusal ve uluslararası yayınları bulunmaktadır.

Fırat Çoban: Araştırmacı. Sınıflar, emek, göç ve milliyetçilik üzerine çalışıyor. En son olarak Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Bölümünden mezun oldu.

Bu söyleşi dizisi ERC Solroutes projesi tarafından desteklenmektedir.

**GAR Blog’ta yayınlanan yazılarda görüşler bütünüyle yazarlara aittir, Göç Araştırmaları Derneği’nin görüşlerini yansıtmaz.

İlgili Yazılar

Rekabete Karşı Dayanışma: Gaziantep’te Mülteci ve Yerli İşçilerin Sendika Deneyimi

Rekabete Karşı Dayanışma: Gaziantep’te Mülteci ve Yerli İşçilerin Sendika Deneyimi

Kalıcı Çözümler Politika Notu – 1

Kalıcı Çözümler Politika Notu – 1

AB-Türkiye Göç Mutabakatının 10. Yılı: Güvencesizliğin Kurumsallaşması ve Haklara Erişimin Zayıflaması

AB-Türkiye Göç Mutabakatının 10. Yılı: Güvencesizliğin Kurumsallaşması ve Haklara Erişimin Zayıflaması

GAR 2024 Faaliyet Raporu

GAR 2024 Faaliyet Raporu

Geçici Koruma Rejimi: Son Gelişmeler, Sorunlar ve Gelecek için Perspektifler

Geçici Koruma Rejimi: Son Gelişmeler, Sorunlar ve Gelecek için Perspektifler

REBLOOM 2: Göç Deneyimlerinden Hareketle Toplumsal Cinsiyet Temelli Tahakküm İlişkilerini Tartışmaya Açan Bir Sanat Alanı

REBLOOM 2: Göç Deneyimlerinden Hareketle Toplumsal Cinsiyet Temelli Tahakküm İlişkilerini Tartışmaya Açan Bir Sanat Alanı

GARBülten

SON YAZILAR

  • Türkiye’de tekstil çözülürken: Sermayenin çıkışı, işçilerin çöküşü – Prof. Dr. Çağla Ünlütürk ile söyleşi
  • Rekabete Karşı Dayanışma: Gaziantep’te Mülteci ve Yerli İşçilerin Sendika Deneyimi
  • Kalıcı Çözümler Politika Notu – 1
  • AB-Türkiye Göç Mutabakatının 10. Yılı: Güvencesizliğin Kurumsallaşması ve Haklara Erişimin Zayıflaması
  • Kristen Sarah Biehl

Göç Araştırmaları Derneği | GAR Takip Et

GAR_Dernek
gar_dernek Göç Araştırmaları Derneği | GAR @gar_dernek ·
26 May

🔴 Üyemiz Dr. @BesimCanZirh'ın kaleme aldığı yazıyı ilginize sunarız.

Perspektif @perspektifeu

Kulu, İsveç seçimleri yaklaşırken bir kez daha Avrupa’daki siyasal rekabetin Türkiye’deki izdüşümüne sahne olacak. Kulu-İsveç hattı, göçün sandık, temsil ve diaspora siyaseti üzerinden yeni bir toplumsal alana dönüştüğünü gösteriyor.

@BesimCanZirh yazdı.

https://perspektif.eu/2026/05/26/isvecin-bir-secim-bolgesi-olarak-konya-kulu

Twitter'da yanıtla 2059255291825328350 Twitter'da Retweet 2059255291825328350 Twitter'da beğen 2059255291825328350 1 X 2059255291825328350
gar_dernek Göç Araştırmaları Derneği | GAR @gar_dernek ·
25 May

📢 #NewPublication | Yazarları arasında üyemiz @DenizSSert'in de bulunduğu "One Hundred Years of Turkish Foreign Policy (1923-2023): Thematic and Conceptual Reflections" kitabı @WFP14 inisiyatifinin ortak çalışması olarak, @sinemacikmese ve @BinnurOT editörlüğünde yayımlandı.

3

Twitter'da yanıtla 2058886162412920895 Twitter'da Retweet 2058886162412920895 1 Twitter'da beğen 2058886162412920895 10 X 2058886162412920895
Twitter'da Retweet Göç Araştırmaları Derneği | GAR Retweetlendi
diaspora_turk DiasporaTürk @diaspora_turk ·
24 May

Bir zamanlar Berlin metrosunda; aynı şehrin kadınları… 🌿 (1982, Berlin, Kreuzberg 📸 Christian Schulz)

Twitter'da yanıtla 2058461116691317162 Twitter'da Retweet 2058461116691317162 14 Twitter'da beğen 2058461116691317162 216 X 2058461116691317162
Twitter'da Retweet Göç Araştırmaları Derneği | GAR Retweetlendi
diaspora_turk DiasporaTürk @diaspora_turk ·
23 May

Henüz 26 yaşındayken, Almanya’daki ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı intihar eden şair Semra Ertan’ın aramızdan ayrılışının üzerinden 44 yıl geçti.

Semra Ertan, 1956’da Mersin’de doğdu. Babası 1962’de Almanya’ya işçi olarak giderken geride eşini ve 4 çocuğunu bırakıyordu.

Twitter'da yanıtla 2058105477146218565 Twitter'da Retweet 2058105477146218565 37 Twitter'da beğen 2058105477146218565 222 X 2058105477146218565

“Bu web sitesi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla Göç Araştırmaları Derneği’ne aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.”

KVKK Aydınlatma Metni
Çerez Politikası
Rıza Beyanı
When autocomplete results are available use up and down arrows to review and enter to go to the desired page. Touch device users, explore by touch or with swipe gestures.
No Result
View All Result
  • GAR
    • Hakkımızda
    • Yönetim
    • Faaliyet Raporları
    • Duyurular
    • Üyeler
    • Ekibimiz
    • Tüzük
    • Politika Belgeleri
  • Yayınlar
    • Açıklamalar
    • Okuma Listeleri
    • GarBlog
    • Bültenler
    • Kitaplar
    • GAR Youtube
    • GAR Podcast
  • GARSanat
    • Birlikte Yaşam Yaz Sanat Kampı
    • EGEHUB
    • Göçmen Müzisyenler
    • Göç Sanat Dayanışma Söyleşi Serisi
    • Rebloom Festivali
    • Öteki Hikayeler
  • GAR Akademi
    • Eğitimler
    • GarEP
      • 2003 Güz Dönemi – 2024 Kış Dönemi
      • 2023 Bahar Dönemi
      • 2022 Güz Dönemi
      • 2022 Bahar Dönemi
      • 2021 Güz Dönemi
      • 2021 Bahar Dönemi
    • Yaz Okulları
  • Etkinlikler
    • Atölye ve Konferanslar
    • Güncel Göç Seminerleri
  • Araştırmalar
  • İletişim