Yitirilene Açar Rüzgâr Kapısını…
“Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı.”
Mehmet Akif Ersoy, 1921, İstiklal Marşı.
“Troya’nın ne kadar ehemmiyetli bir turizm merkezi olabileceği her nedense bugüne kadar pek düşünülmemiş. Bundan birkaç gün önce bir Yunanlı turist kafilesi geldi. Aralarında Çanakkale civar köy ve kasabalarında doğmuş, büyümüş ve Türkçeyi çok iyi bilen birçok kimseler vardı. Çok sevdikleri bu yerlere kavuşunca, bazılarının ağladığını gördüm.” Azra Erhat, 1969, Mavi Anadolu, s. 37.[1]
EGE-HUB projesinin Alçıtepe’de düzenlenecek sanatçı misafir programının sergi hazırlıklarını izlemek üzere yola çıkarken ulaşımın biraz zahmetli olacağını biliyordum. Ankara ve Çanakkale arasında uçuş olmasına karşın saatlerinin uygun olmaması nedeniyle gece otobüsünü tercih ettim. Farklı şehirlerde oldukça sık mola verdiğimiz dokuz saatlik bir seyahatten sonra sabahın erken ışıklarıyla Çanakkale’ye vardım. Daha önce bir iki kere kısaca ziyaret ettiğim ama Türkiye’de doğmuş ve büyümüş herkes gibi eğitim hayatımız boyunca adını sıklıkla duyduğumuz bir şehirdi Çanakkale (Gallipoli). Tarihsel olarak stratejik bir deniz geçişi olan bölge, İmparatorluklar Çağı’nı sona erdiren Birinci Dünya Savaşı’nın önemli cephelerinden biriydi. 1915 ve 1916 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasında yaşanan savaş (the Battle of Gallipoli) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde oldukça (belki de en) önemli, ulusal mitosun kurucu bir vakası olarak anılır. Tarihe dair ders kitapları bu Savaş’a dair menkıbevi anlatılar, görseller, şiirler ve marşlarla süslüdür.
Osmanlı İmparatorluğu bu önemli savaşı büyük kayıplarla kazanır. Bu başarı sadece bir zafer değil kendi dönemi açısından çökmekte olan İmparatorluğun kurtarılabileceğine dair bir umuttur. Ulusal tarih yazımında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’e atfedilen “Çanakkale Geçilmez” (Karşı tarafa “Gallipoli was impossible to break” olarak yansıyan) sloganı bu savaşın tarihsel önemini özetler niteliktedir. 18 Mart 1915 Deniz Zaferi sonrası yaygınlaşan bu slogan; Çanakkale’nin sadece bir mevzi değil, bağımsızlığa dair ulusal bir iradeyi, bir ulusun savunma kararlılığını ifaden bir motto olarak okunur. Fakat, 1918 yılında Mondoros Mütarekesi’nin imzalanması ardından Osmanlı Ordusu’nun tasfiyesi ve İstanbul’un işgal edilmesiyle kazanılan bu zafer Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolar açısından büyük bir kuşak yasına, yarasına dönüşecekti. Mustafa Kemal’in Çanakkale savaşıyla parlayan yıldızı ise bu büyük yıkımın aynı zamanda kurtarıcı nüveyi de taşıdığına dair mitolojik bir okumaya da zemin sunar. Fakat bugün halen önemini koruyan bu ulusal mitos, bölgenin sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla ilgili olan tarihsel katmanlarından sadece biridir.
Çanakkale’ye vardıktan sonra Alçıtepe’nin bulunduğu Gelibolu Yarımadası’na gidebilmek için feribotu tercih ettim. Çanakkale Boğazı’nı, bu doğal ve tarihsel deniz sınırını feribotla geçecek olma fikri beni heyecanlandırıyordu. Dünya tarihine miras bıraktıkları anlatılarla önem kazanan iki savaşın sahne aldığı Gelibolu (Gallipoli) ve Truva (Troya) arasında mekik dokuyan Eceabat (Maydos) Feribotu’na bindiğimde, Çanakkale’ye Ankara’dan da uzak olan Gaziantep’ten gelen oldukça kalabalık bir ziyaretçi grubuyla karşılaştım. Beş otobüsle seyahat eden ziyaretçiler, Gaziantep’in Şahinler Belediyesi’nin “Gaziler Şehrinden Şehitler Şehrine” sloganıyla düzenlediği genç kuşaklara ulusal tarih bilincini aktarmayı amaçlayan bir proje kapsamında Gelibolu’daki tarihsel alanları ziyarete gelen öğrencilerdi. Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan, tarihsel olarak önemli ve çok-kültürlü bir ticaret kenti Antep 1919 ve 1922 yılları arasında süren Kurtuluş Savaşı döneminde Fransız İşgali’ne karşı gösterdiği güçlü dirençle, 1921 yılında, henüz Anadolu’da bir sürgün parlamentosu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Gazi” unvanıyla onurlandırılmıştı. Bu anlamda slogan ulusal mitos çerçevesinde oldukça çarpıcı okunuyordu. Otobüslere giydirilmiş görsellerden anladığım Şahinler Belediyesi bu proje kapsamında Çanakkale’ye 250 bin kişiyi getirmeyi amaçlıyordu. Büyük çoğunluğu lise çağındaki gençlerden oluşan kalabalık, üzerlerinde yasın rengi siyah tişörtler ve yaka kartları, feribotta heyecanla martılarla fotoğraf çektiriyordu.
Çok uzun olmayan, serin bir deniz seyahatinden sonra Eceabat’a vardım. İskeleden inince iki şey dikkatimi çekti. Hemen iskelenin yanında genişçe bir alana yayılan ve Çanakkale Savaşı’nda yaşanmış göğüs göğse cephe çatışmalarını canlandıran “Opet Şehitler Parkı” sizi zamanda bir yolculuğuna davet ediyordu. Buna karşın Parkın hemen karşısında yan yana sıralanmış hediyelik eşya tezgâhları ve dükkanlar, bir kısmının çoktan kapandığı anlaşılan restoran ve oteller ise yörede turizmle ilgili bir şeyler yanlış gittiğini söylüyordu.
EGE-HUB projesi kapsamında gerçekleştirdiğimiz sınırlı inceleme gezileri ve az sayıdaki mülakatlardan anladığımı kısaca ifade etmek kolay değil. Ama deneyeceğim. Çanakkale Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı çöküş süreci 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla tamamlanıyor. Fakat bu milattan sonra çöken bir İmparatorluktan geriye kalanla modern bir ulus devlet kurma mücadelesi başlıyor. Tarihsel kültürel coğrafyalar parçalanıyor ve İmparatorluklar Çağı’nın ticari ve kültürel olarak önemli merkezleri kendi içine kapanıyor. Söz gelimi, Akdeniz gibi tarihsel olarak bir uygarlık iç denizi olan Ege, Türkiye ve Yunanistan arasında gergin bir sınıra dönüşüyor. Bu sancılı süreçte Çanakkale, Edirne ve hatta İzmir gibi İmparatorluk coğrafyasının özgün şehirleri yeni kurulan ulus devletlerin sınırlarında kalarak, bir anlamda taşlaşıyor.
Bu dönemde Çanakkale Savaşı’ndan geriye kalan mirasın nasıl korunacağının da bir mesele olduğu anlaşılıyor. Söz gelimi, Çanakkale’de şehit olanlar için bir “anıt” yapılması kararı, Savaş’tan ancak 25 yıl sonra, 1943 yılında alınıyor. 1944 yılında düzenlenen yarışma sonrası mali imkansızlıklar nedeniyle kazanan projenin hayata geçmesi 1954 yılını buluyor ve anıtın resmi açılışı ancak Savaş’ın 45’inci yıl dönümü olan 21 Ağustos 1960 tarihinde gerçekleştirilebiliyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan anıtın açıldığı tarihe kadar geçen 37 yılda ise ulus devletleşme sürecinin sancılarına dair pek çok önemli siyasi ve toplumsal hadise yaşanıyor. Söz gelimi, Nüfus Mübadelesi, “pogrom” olarak da anılan 6-7 Eylül Olayları, “ihtilal” olarak da anılan 27 Mayıs Askeri Müdahalesi. Nitekim Anıt’ın açılışının bu askeri müdahalenin hemen ertesinde gerçekleşmesi bir tesadüf olarak görülemez. Bu dönemde ulusal mitos yeniden tanımlandı ve günümüze kadar etkisini güçlü bir şekilde hissettiren milli bir amentü olarak varlığını sürdürdü.
Bu alan 1970 yılında “Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı” ilan ediliyor. Gelibolu’da yaşananların kayıt altına alınması ve aktarılabilmesi adına bir savaş müzesinin açılması ise ancak 1971 yılında mümkün oluyor. Süren çeşitli çevre düzenlemeleri ve restorasyonlarla Çanakkale Şehitleri Anıtı’nın bugünkü halini alması ancak 2007 yılını buluyor. 2006 yılında bir akaryakıt şirketi olan Opet’in sponsorluğunda “Tarihe Saygı Projesi” başlatılıyor. Bu proje kapsamında bölgede turizmi geliştirmek amacıyla “Areko-Köy” (Tevfikiye) ve “Etno-Köy” (Çıplak) gibi konseptler deneniyor. İlkiyle, bölgenin tarihsel ve mitolojik değerleri hissettirecek şekilde yapılacak çevresel düzenlemelerle Troya’nın tarihsel ve mitolojik izlerini taşıyan bir atmosfer oluşturulması; ikincisinde ise Anadolu’nun farklı tarihsel ve kültürel katmanlarını yansıtan bir köy kimliği temsilinin kurulması amaçlanıyor. 2014 yılında ise “Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı” adıyla yeni bir kurumsallaşmaya gidilerek tüm bellek alanları tek bir idare altında toplanıyor. Böylece bölge yeniden tanımlanan ulusal mitos çerçevesinde ulusal bilinci destekleyecek turistlik bir alan, popüler ifadeyle “açık hava müzesi” olarak görülmeye başlanıyor.
Bu gelişmeler de kuşkusuz o yıllar için bir tesadüf değildi. Türkiye’de 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarının ilk 10 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği yönünde herkesi ikna eden bir demokratikleşme programı yürütmüş ve bu dönemde Türkiye uluslararası dergilerin kapaklarında bir rol model ülke olarak yer almıştı. Fakat 2010’larda yaşanan belirli gelişmeler bu imajın hızlı biçimde değişmesine neden oldu. Söz gelimi; 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş Türkiye’nin bölgedeki konumunun bugün halen sürmekte olan “mülteci krizi” çerçevesinde yeniden tanımlanmasına neden oldu. 2013 yılında İstanbul’da yaşanan, kimilerine göre Arap Baharı’nın bir devamı olan, Gezi Parkı Protestoları sonrası Türkiye’deki ılımlı politik iklim hızla değişti. 1912 Balkan Savaşları’nın 100’üncü yılı olan 2012’den Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü kuruluş yıl dönümünün kutlanacağı 2023 yılına kadar Türkiye’de tarihsel ve toplumsal bir yeniden hatırlama dönemine girildi.
Bu süreçte Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Rusya’ya karşı savaştığı Doğu Cephesi’nde yaşanan trajik Sarıkamış Harekâtı (1914-1915) ve Batı Cephesi’nde yaşanan Çanakkale Savaşı (1915) çeşitli resmi kampanyalar ve etkinliklerle güçlü bir şekilde öne çıkartıldı. Bu hatırlama aynı dönemde İstanbul’da Ermeni aydınlara karşı başlayan tutuklamaların trajik kitlesel bir sürgüne (tehcir) dönüşmesinin de 100’üncü yılına denk geliyordu. Dolayısıyla Sarıkamış ve Çanakkale; birçok ülkenin “soykırım” olarak tanıdığı 1915 Ermeni Tehcir’inin uluslararası kamuoyunda gündeme gelecek olmasına karşın hatırlandı, hatırlatıldı. Ulusal mitosun kuruluşunda önemli bir mevzi olan Çanakkale’nin anlamı işte tam da böyle bir dönemde yeni çerçevesine kavuştu.
EGE-HUB’ın gerçekleştirildiği Alçıtepe’ye vardığımda bu çerçeve çok açık görülüyordu. Söz gelimi, köyün hemen girişinde “Hilal-i Ahmer Çanakkale Şehitlik Hastane Müzesi” sizi karşılıyordu. Çanakkale Savaşı sürecinde önemli bir cephe gerisi destek merkezi olmuş eski bina ancak Anafartalar Zaferi’nin 106’ıncı yıldönümü olan 10 Ağustos 2021 tarihinde bir müze olarak açılmıştı. Hemen yanına inşa edilen devasa bir cami de bu resmi tamamlıyordu.
Dönemsel olarak renk değiştirebilen resmi tarihçelerin mekânsal yansımalarına karşın yerelin de kendi belleği vardı. EGE-HUB’ın düzenlediği sanatçı misafir programının da amacı bu yerel ve toplumsal belleğe kalan göç anlatılarının sanat yoluyla ifadesi, sanat aracılığıyla yerel toplumun bu tarihçeyi konuşabilmesini sağlamaktı. Fakat elbette ki göçe dair yerel toplumsal bellekte kalanları konuşabilmek, Çanakkale Savaşı gibi ağır bir örtünün altından çekip çıkarabilmek çaba gerektiriyordu.
Söz gelimi, köyde bir bakkal işleten Salim Mutlu’nun adına kurulan “Özel Harp Anılar Koleksiyonu” müzesi bu anlamda önemli bir örnektir. Tarihsel yarımadanın tümünde, özellikle yağmurdan sonra yüzeye çıkan, çatışmalardan kalan kurşun ve benzeri demir malzemelerin toplanması Savaş sonrası adeta yöresel bir folklora dönüşür. Toplanan bu malzemeyi hemen her köyde kiloyla satın alan, genelde bakkal gibi işletmeleri olan esnaf, aracılar ortaya çıkar. Salim Mutlu bir noktadan sonra kendisine ulaşan malzemelerden örnekler seçerek biriktirmeye ve 1961 yılından itibaren de bakkalının yanındaki evinin bir bölümünde sergilemeye başlar. Bu amatör ilgi kısa sürede bir kurumsallık kazanır bu ilginç toplum destekli yerel sergi 1963 yılına gelindiğinde artık “müze” olarak anılmaktadır.
Salim Mutlu’nun bu kişisel girişimi kısa sürede ilginç bir önem kazanır. Çanakkale Savaşı’nın resmi olarak kurumsallaşmış bellek mekanların olmadığı bir dönemde bölgeye gerçekleşen resmi ziyaretlerin bir durağına dönüşür. Söz gelimi, Türkiye’nin 1952 yılında üye olduğu NATO heyetinin 1962 yılındaki Türkiye ziyaretinde, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen öncesinde dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün bölgeyi ziyareti esnasında ve 1995 yılında bağımsız ama uluslararası tanınırlığı tartışmalı bir devlet olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “mücahit” lideri Rauf Denktaş’ın 1995 yılında Türkiye’ye gerçekleştirdiği dönemi açısından önemli ziyaretinde. Bu tarihlerin dönemsel önemleri düşünüldüğünde bu küçük yerel “müzenin” bir anlamda ulusal mitosa her ihtiyaç duyulduğunda ziyaret edilen bir “türbe” anlamına/işlevine kavuştuğu söylenebilir.
Fakat diğer yandan Salim Mutlu’nun biyografisinde kökenine dair “göçmen bir ailenin oğlu olan” ibaresi vardır. Nereden, neden ve ne zaman göçmüştür bilgisi olmadan geçen bu ifade bir yanıyla da bölge açısından konuşulmayan bir tarihin kapısını aralar. EGE-HUB projesi kapsamında gerçekleştirdiğimiz enformel mülakatlarda Alçıtepe (Kirte), Eceabat (Maydos) ve Küçük Behramlı (Andrabali) gibi yerellerin tümünün “eski isimlerini” de sıkça duyuyorduk. Yerel kullanımda mekânsal referanslar sadece güncel harita geçen isimlerle değil gerek tarihsel (Cumhuriyet öncesi) gerekse de yerel rumuzlarıyla anılıyordu. Görüşmecilerimiz bizimle konuşurken güncel harita isimlerini kendi aralarında ise diğer isimlerini kullanıyordu ve bu dil-kaydırma şaşırtıcı biçimde kendiliğinden gerçekleşiyordu.
Buna karşın bu yerellerde yaşayan topluluklardan konuşurken hep bir zamana işaret ediliyor ve “onların” ne zaman geldikleri hatırlatılıyordu. Nereden ve neden geldikleri bilgisi olmadan. Yerelin belleğinde varlığını bu semantik boşluklarıyla hisseden göç olgusuna karşın bir diğer ilginç anlatı unsuru ise “hayaletler” üzerineydi. Bölgede yaşayanların aşina olduğu, kuşakları aşan bir hayalet görme anlatısı vardı. Köylerin çevresinde, yağmurdan sonra, mantar toplamaya giderken, gece vakti, mezarlık ya da belirgin bir kaya gibi belirli noktalarda farklı milletlerden askerler ya da genç bir kızla buluşan asker hayaletleri görmek hemen herkesin başına gelen bir hadiseydi. Peki bu nasıl mümkün olurdu? Görüştüğümüz bir muhtar “Korkan kişi her şeyi görüyor” diyerek açıklıyordu bu kolektif hayalet görme anlatısını. Kendi başına da geldiğini anlattıktan sonra. Bir başka kişi, hayalet görmemek için evini satıp şehre taşınmıştı.
Bir açıklama ya da neden-sonuç ilişkisi kurmak için değil ama yerel bellekte bölgenin göç tarihine ilişkin boşlukları bu hayaletlerin doldurduğunu düşünüyordu insan. 2019 yılında (sürmekte olan iç göç nedeniyle) öğrenci yetersizliğinden kapatılan bir ilköğretim okulunda, resmi olarak var ile yok arasında (bir diğer hayalet), Küresel Salgın dönemi eve dönmüş, yerel topluluk üyesi genç bir kadın tarafından kurulan (Alçıtepe’den geçmişe bir selam) Kirte Okulu’nda göç temasıyla ilgili neler yapılacağı/yapılabileceği konuşulurken ben de sessizce bunları düşünüyordum.
EGE-HUB projesiyle başlayan bu ortak düşünme eyleminin sadece bu bölgeyi değil ama genişleyerek Ege’yi de bir bütün olarak yeniden düşünmemizi sağlayacak bir şekilde sürmesini dilemekten başka yazıyı nasıl sonlandıracağımı bilemedim.
[1] “Mavi Anadolu” hareketi, 20. yüzyılın ortalarında Türkiye’de, Anadolu’nun Akdeniz ve Batı medeniyetlerinin derin kaynaklarından biri olduğu fikriyle ortaya çıktı. İnsanlığın, sanatın ve felsefenin yalnızca Antik Yunan’a ait olmadığını, aynı zamanda binlerce yıldır Anadolu’yu şekillendiren katmanlı medeniyetlerden de kaynaklandığını öne sürüyor. Bölgeyi bir çevre olarak görmek yerine, kültürel sürekliliğin keskin tarihsel kopuşlardan daha önemli olduğu, Doğu ve Batı arasında yaşayan bir kavşak noktası olarak görmeye davet ediyor. Edebiyat, tarih ve gezi yazıları aracılığıyla, manzara, hafıza ve antik mirasa dayanan kültürel bir farkındalığı uyandırmaya çalışıyor. Bu şekilde, Mavi Anadolu hem geçmişin yeniden keşfi hem de Avrupa merkezli anlatılara sessiz bir meydan okuma haline geliyor.





